18 Aralık 2014 Perşembe

Bizi birbirimize bağlayan...

Size de oluyor mu bilmiyorum..Birini kaybetmekten korktuğumda, birlikte yaşadığımız mutlu anlar değil, geçirdiğimiz zor zamanlar ve birlikte atlattığımız sıkıntılar geliyor aklıma. Bir teselli mekanizması belki bu..Böylelikle bir ayrılık düşüncesinden koruyorum kendimi. Biz neleri atlatmış insanlarız diyorum, bu günler de geçer elbet.


Ya da zorluklar, iki insan arasındaki bağın nasırları olarak kalıyor, her şey bitip gittikten sonra. Bu nasırlar, o bağı güçlendiriyor, koruyor dış dünyadan. Kimileri acılı oluyor belki. Her dokunduğunda her hatırladığında sızlıyor. Rahatsız ediyor, ah bu da burada olmasaydı diyorsun. Ama aynı acıyı o insan da hissediyor muhtemel. O da senin gibi düşünüyor. Hayatında ilk defa kafanın ve kalbinin içinde yalnız olmadığını fark ediyorsun. 

8 Aralık 2014 Pazartesi

Yaşamayı ciddiye alacaksın




Şiir okumayı gereksiz ve sıkıcı bularak geçirdiğim uzunca bir dönemi yavaş yavaş atlatıyorum sanırım. Ne zaman başladım şiirlere anlam yüklemeye, ben de tam kestiremiyorum esasen. Belki bir yerde birkaç dize gördüm, evet dedim, sanki benim için yazılmış gibi... Sonra da beni anlatan başka dize arayışlarına giriştim. Evet, böyle olmuş olmalı.
Mutlaka not ettim, bana dokunan şiirleri. Ama hiç biri koyduğum yerde, tanıdığım biri olarak kalmadı. Her okuduğumda farklı bir yerden, farklı bir sesle seslendiler kulağıma. Kafam karıştı ama önemsemedim. Onları öyle kabullendim, hatta kimi zaman hoşuma gitti bu.

"Ben atımı böyle dört nala sürüyorum ya,
Yetişmek için mi, bilmem kaçmak için mi?"

Derken neyi hayal etmişti Cemal Süreyya, bilmiyorum. Ama ben bu dizileri okuduğum her defasında başka bir yere gidiyorum. Kimi zaman kovalıyorum birilerini, kimi zamansa kaçıp saklanıyorum. Bazense, bu kadar hızlı gittiğim için kızıyorum kendime, kızarken düşüyorum, düştükçe büyüyorum.

"...gölgen yok senin, ayak izlerin yok neden mi?
acılar barınmamış ki sende
mutluluk yok, mutsuzluk yok..."

Edip Cansever, bunları yazarken beni mi azarlıyordu? Evet, alakası bile yok biliyorum. Ama şiir azarlıyor işte beni, sorguluyor, sorgulatıyor, suçluyor sonra. Küsüyorum, ama sonra tekrar barışıyorum.
Hayat da böyle değil mi? Küsersin, duymaz. Tekrar barışırsın, biraz da ihtiyacın olduğundan.



Hiç unutmam sonra, Nazım Hikmet'in şu dizelerini:

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu şiiri, henüz 11 yaşındayken, ilkokul öğretmenim okutmuştu bana.
Ezberlemiştim ben de, mecburiyetten. Tek kelimesine bile anlam yüklemeden, içini boşaltarak. Zaten pek de beceremem öyle şiir okumayı.
Ama yıllar önce okuduğum bu şiirin adını, nasıl olduysa hiç unutmadım.
Bana bir anlam ifade edeceği günün gelebileceği ihtimalini bilinçaltımın bir köşesi saklamış galiba.
Şimdi okulda üzerime ne zaman beyaz gömleğimi giysem, o kadavra masalarına bakmaktan gözlerim yandığı halde, deli gibi evde olmak istediğim halde, ve aslında bir gün sahip olma ihtimalimin olduğu parayı çok da önemsemediğim halde, yaşadığımı hissediyorum.
Hayatımda ilk defa, yaşamayı ciddiye aldığımı.

Pilozof.

7 Aralık 2014 Pazar

Uzun zaman sonra güzel bir dizi: Pinocchio



Çoğunlukla ders çalıştığım, çalışmadığım zamanlarda da vicdan azabı duyduğum, kimi zaman umutlu kimi zaman da karamsar geçirdiğim üç ay sonunda nihayet tatile girdim :) Tatile girer girmez de yaptığım ilk iş izleyecek kore dizisi bulmaktı ve dönüşüm Pinocchio ile oldu :) Çok da güzel oldu bence. Kelimenin tam anlamıyla bayıldım... 

Açıkçası bu yıl izlediğim kore dizilerinde aradığımı tam anlamıyla bulamamıştım. Pinokyo'dan da pek ümitli değildim ki sebebi başrol oyuncularıydı fakat kardeşimin tavsiyesi üzerine başladım. 


Park Shin Hye'nin diğer dizilerindeki oyunculuğunu çok donuk buluyorum ben. Lee Jong-Suk desen, ona da bir türlü ısınamamıştım ne hikmetse. I Hear Your Voice'i bile sırf bitsin diye zorla izlemiştim.


Pinokyo dizisinden sonra ikisine de çok büyük haksızlık ettiğimi fark ettim.

Park Shin Hye, kendini çok geliştirmiş fikrimce. Canlandırdığı karakterle çok bütünleşmiş ve baya baya izlettiriyor kendini. Lee Jong Suk'u resmen sempatik ve karizmatik bulmaya başladım :) İnanamıyorum kendime, bildiğin gıcık giderdim eskiden kendisine :)

Aralarındaki uyum da yadsınamaz bir gerçek. İlk duyduğumda "Park shin ve Lee Jong Suk mu? Yok artık! Ne alaka?" olmuştum. Hiç yakışmazlar gibi geliyordu ama çok yakışmışlar :)



Ayrıca yan karakterler de çok başarılı ve "bunları geçeyim, sadede gelelim" dedirtmiyorlar insana. Onları da paşa paşa, severek izliyorsun.

Dizinin kendini izlettirme potansiyelinin altında senaryonun sağlamlığı da yatıyor. Sıkmayan, tempoyu düşürmeyen, romantizmin dozunu iyi ayarlayan bir akışı var. Aynı bölümde hem ağlayıp hem de kahkahalarla gülebilirsiniz :) Bu özellik her yapımda bulunmuyor maalesef.

Dizinin konusundan da kısaca bahsedeyim. (devamı spoiler) Esas oğlan Choi Dal Po, küçükken trajik bir olay sonucu ailesini kaybeder. Esas kız Choi In Ha'nın dedesi tarafından evlat edinilir. Choi In Ha, çocukluk ve lise çağını kendi yaşındaki üvey amcası Choi Dal Po ile birlikte geçirir. 


Bu güzel ikili ileride rakip kanalların muhabirleri olurlar. Fakat Choi In Ha pinokyo sendromundan musdarip. Gerçekle ilgisi olmayan bu sendromun belirtisi yalan söylediğinde hıçkırıklarını durduramamak. :) Bu da Choi In Ha'nın hem iş hem de aşk hayatında eğlenceli sorunlara yol açar :) 

Choi Dal Po, kızımızdan çok uzun zaman boyunca hoşlanır fakat içinde bulunduğu aileyi çok sevdiğinden ve bu aileyi kaybetmek istemediğinden duygularını belli etmez. Ne var ki kızımız da hislerini itiraf ettiğinde, iradesi çatırdamaya başlar.


Henüz 8 bölümü yayınlandı maalesef. Devamını merakla bekliyorum...


9 Kasım 2014 Pazar

Saatin ölçebileceği herhangi bir zaman parçası yok



"Annesinin elinden tutup, metronun camlarından kayan dünyayı izleyen çocuğun kayıtsızlığına sahip olmak istiyorum. Gitmek zorunda olmadığım bir yere, acele etmeden yürümek istiyorum bir gün. Deniz kenarından geçerken, durup manzaranın fotoğrafını çekmek istiyorum mesela. Karşımdaki benimle konuşurken, aklımın uzak bir köşesi yapılmayı bekleyen işlerle meşgul olmak yerine, konuşanı dinlesin istiyorum. Merdivenlerin dibinde, gözleri yerde, flüt çalan çocuğa para verip, halini hatırını soracak kadar zamanım olsun istiyorum."
Deyip duruyorum kendime. Ama bunların hepsinin koca bir bahaneden ibaret olduğunun farkındayım. Eski ben olsa, bir şeyi gerçekten istiyorsa geç kalmaktan korkmazdı çünkü. Kolundaki saate nadiren bakar, hatta kimi zaman varlığını dahi unuturdu.
Bu bahanesine sarıldığım zamanla geçinemiyorum artık.
Saatler birbirini kovalasın istesem, zaman yaşlı bir amcanın adımlarını taklit etmeye başlıyor mesela.
Çok sevdiğim biriyle birlikteyken, benimle dalga geçiyor.
Beni değiştiren kendim miyim, zaman mı emin olamıyorum sonra. 
Değişmek istemiyorum ama zamanı da suçlayamıyorum. 
Onun değil benim hatam olmasından korkuyorum.
Edip Cansever gibi zamandan hepten vazgeçecek kıvama gelmedim ama bu şiir her aklıma geldiğinde ona hak vermeden edemiyorum:
"salondaki büyük saati sattım  
saatin ölçebileceği
her hangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin."

Gittiği yeri bilmeyen böcek meselesi var bir de tabii. Gitmek istediğim yeri bildiğimi zannediyorum. En azından gitmeyi umduğum yerler var. Ama şimdi gittiğim yer neresi? Cesaretsizlikten midir artık, umduklarımı emanet edip, bir oyuğa saklanıyorum sanki. 
Bundan dört yıl öncesinde, eski bir deftere "Asıl ilaç umuttur, zaman sadece umudu taşır." yazmışım. Umudun, zamanın ellerinde güvende olacağını sanacak kadar safmışım o vakitler. 
Artık içimde bir yerlerde saklayacağım umudu. Orada güvende olur mu bilmiyorum. Sonuçta insan yaşayarak öğreniyor her şeyi. 
Dört yıl sonra "umudun içimde güvende olacağını sanacak kadar safmışım" demeyecek olmayı da umut edebilirim yalnızca.


Pilozof'tan bir parça.