şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2015 Cuma

Sokak Kedisi

SOKAK KEDİSİ

Vazgeçmek için çok erken diyor bir sokak kedisi.
Susmasını söylüyorum, inanmıyor besbelli,
Anlatıyorum tane tane,
Daha ilk adımda yorulup, emeklediğimi.
A harfinde fırlatıp atışımı alfabeyi,
Bırakıp gidişimi, bir vakitler çok sevdiğim her şeyi,
Sırf erken yorulduğumdan.
Yeniden başlamak için çok geç diyor,
Tembelce gererek patilerini.
Gitmesini söylüyorum defalarca, oysa lafımı ikiletmezken.
Bir çöp bidonunda kaybolup gidiyor tüyleri.
Günlerce yürüyorum, hiç durmadan.
Başladığım ve bitirdiğim nokta arasında.
Dönüyorum yeniden,
Sırf göstermek için yeniden başlayabileceğimi,
Bomboş bir sokaktaki,
Bomboş çöp bidonuna.
Gözümde dolaşıyor,
Kaçıp giden sokak kedilerinin hayali.
İçimi kanatıyor,
Huysuz bir çocuk sesi.
Üstelik tam da istediğim gibi;
Başladığım ve bitirdiğim yerdeyim,
Sırf erken yorulduğumdan.

ZY

20 Nisan 2015 Pazartesi

Ki alışılmadık da değil



Kimsesizler bahçesinde büyüyen mahşerim ben,
Dirilebilecekmiş gibi içimde bir yer;
Ses nefes yok,
Nerdeyim?

Adımı unutuyorum kimi zaman,
Ki alışılmadık da değil...

Kasırgaya tutulan bir bulutun gözyaşıyım ben,
Yağabilecekmiş gibi içimde bir yer;
Düştüğüm yok,
Nerdeyim?

Adımı unutuyorum kimi zaman,
Ki alışılmadık da değil...

Okyanusa bırakılan bir şişenin içindeki boş kağıdım ben,
Varabilecekmiş gibi içimde bir yer;
Adresim yok,
Nerdeyim?

Adımı unutuyorum kimi zaman;
Ki alışılmadık da değil...

Varılmayan kıyıların özlemiyim,
Işığı görünmeyen limanın belkisi,
Çıkmak üzere olan fırtınanın tedirgin bekleyişi.
Nerdeyim?

(ZY)





28 Mart 2015 Cumartesi

Kırkına basmış bir çocuk


Adam, geçmişini eline alıp, ters çevirdi.
Kırkına basmış bir çocuktu ve yalnızdı bir erik ağacının tepesinde.
Kısmadı gözlerini,
Güneş gözüne doluyor diye.
Ya da yaprakları çekmedi,
Gitmek için başka bir yere.
Nereye bakıyorsa, oraya aitti,
Ya da çok sonraları söyleyeceği gibi,
Ait olmasa da önemli değildi.
Adam, geçmişini eline alıp, ters çevirdi.
Kırkına basmış bir çocuktu ve uzanıyordu bir ömür boylu boyunca, önünde.
Üstelik artık emindi,
Eksilecekti büyüdükçe.
Adam yaşamış,görmüş ve geçirmişti, 
yine de,
Yok olacağını bilerek, yeniden sevdi.

ZY

23 Şubat 2015 Pazartesi

Erken mi daha?


Nasıl tarif etsem,
Bazen ben bile hatırlamıyorum seni.
Fersah fersah uzaktasın,
Bir yandan da yanı başımda solukların.

Yani İzmir gibi biraz;
İçinde yaşamaktan mütemadiyen şikayet ettiğim halde,
Terk etmekten aciz olduğum.
Dışarıdan bakıldığında zengin bir şehre benzeyen,
Esasında koca denizinden başka hiçbir şeyi olmayan.
Dağınık, peş peşe sıralanmış, karman çorman satırlar gibi,
Yine de oku oku bitmeyen.
Kendine ait bir ruhu olsa da biraz beni taklit eden;
Gülersem gülen,
Ağlarsam ağlayan.
Bazen Karşıyaka vapuru gibi,
Menzilin olmadan bindiğin,
Sırf dalgaları koklamak
Ve kuşlara yakın olmak için.
Alabildiğine yavaş giden trenler gibi,
Sessiz sakin.
Çıksam yola şimdi,
Sana doğru.
Erken mi daha?

ZY




6 Şubat 2015 Cuma

Uyanma vakti yakın mıdır?


Zamanı bine katlayıp tıkıyorsun cebine,
Kimse dokunmaz sanıyorsun,
Birileri gelip dokunuyor.
Kızıyorsun,
Kimse duymuyor.
Üstüne titredikçe çalınıyor kapıları 
Bir vakitler adını dahi duymadığın boşluğun.
Düşüyorsun, 
Sonu gelmiyor.
En kötüsü de,
Yürüyorsun bir ömür belki biraz daha az,
Yerin bir ukte kadar değişmiyor.
O orada, tam ortada, 
Uzun zamandır uyuyor, 
Nefes almadan.
Ne kadar koşarsan koş, hep aynı uzaklıkta.
Görünmeyen bir çember gibi kuşatıyor hayat,
Dur diyorsun, durmuyor...
Uykunda uyuyakalmak gibi iç içe,
İçtiğin halde içmemişsin gibi bir susuzluk...
Çırpınmadığın halde çırpınmışsın gibi bir yorgunluk...
Uyanma vakti yakın mıdır?

ZY

21 Ocak 2015 Çarşamba

Bir deniz atı telaşsızlığında


Kurutulmuş deniz atım vardı, 
Balıkçı bir amcadan hediye.
Elden ele dolaşırdı bu kıpırtısız naaş,
Gizli bir saygı büyürdü içimizde,
Yeniden canlanabilirmişçesine.
Yaşayıp içinden çıktığım kabuk gibi,
Hüzünlü bakardı oyuk gözleri.
Belki de sırf bu yüzden.
**
Uyurduk sonra bir okyanus boyu.
Gülerdik, gözlerimiz ağlarken.
İçimizden bir mahşer geçerdi,
Uğursuz fısıltıları boğardık.
Yeniden doğardı o garip his,
Gözümüzün gördüğünden kaçardık.
Kılıç kuşanırdık,
Olmadık zamanda nükseden bu illete.
Sokak sokak arardık, soğuktan titreyerek.
Senin ellerin titrerdi.
Benimse ayaklarım,
Korku soğuktan daha ağır basardı bende,
İtirafı daha ağır.
İçimizden bir savaş geçerdi,
Yıkık, dökük ama yarı yaşayarak,
Sevgisizlik illetini gömerdik isimsiz bir mezarlığa.
Uyurduk sonra bir okyanus boyu.
Bir deniz atı telaşsızlığında.
Karşılaşırdık eski bir rüyada,
Selamlaşırdık yalnızca,
Aramızdaki duvarlara gebe kalırdı zaman.
Gülerdik, gözlerimiz ağlarken,
İçimizden bir mahşer geçerdi,
Belki de sırf bu yüzden.
İsimsiz bir mezarlıktan toplanır gelirdi o illet,
Ayaklarını sürüyerek,
Bir deniz atı telaşsızlığında.
Konuşmazdı hiç,
Ve selamlaşmazdı da.
Soğuk bir gece vakti sokak sokak arardık.
Senin ellerin titrerdi,
Benimse ayaklarım.
Korku soğuktan daha ağır basardı bende,
İtirafı daha ağır.







31 Aralık 2014 Çarşamba

Eskiciler pazarı


Bir gün yolun düşerse, 
Eskiciler pazarına.
Hatırlarsın hayal meyal
Yalnızlığını sakladığın o yastıkların altında,
Tükettiklerini.
Ve şansın varsa biraz da, biriktirdiklerini.
Alabildiğine ucuzdur, içtiğin sudan,
Her ne görürsen tezgahlarda.
Adımların şaşar,
Suratı asık satıcıların
Yolu düşmüş şaşkın insanların arasında.
Dönmek ne mümkün?
Dün çıkardığın çoraplar
Bilmem kaç sene önce attığın saç tokası
Mektup zamanlarında yollanan mektupların, 
Görmeyi unuttuğun pulları.
Hangi ara atmıştın onları?
Adını hatırlamadığın ilkokul öğretmenin,
Ve beynine kazımaya çalıştığı yalan yanlış kendi yargıları.
Onları çıkarıp bir kenara koyduğunun farkında bile değildin oysa.
Ninenin diktiği elbise,
Çok da beğenmemiştin ilk gördüğünde.
Ama şimdi ona bakarken gözlerin doluyor.
Yüzü tükenmez kalemle çizilmiş oyuncak bebeğin,
Kimseyle paylaşmamak adına nasıl da saklamıştın onu.
Ve işte oradaki yarım bıraktığın kitaplardan biri belki?
Görüp de bir hafta etkisinden çıkamadığın rüya da yaslanmış bir kenara.
Gözlerini kaçırıyorsun ondan,
Aranız onca yıl sonra bile limoni.
Bir vakitler içine gömüldüğün test kitapları da yığılmış köşelere.
Doğrularını sildiği halde yanlışlarını silmeyen sisteme duyduğun öfke de var orada bir yerde.
Bu yüzden değil mi?
Kolay küstüğün halde,
Affetmeyi becerememen.
Çok sevdiğin müzik kutularına bakarken unutuyorsun bu can sıkıcı düşünceyi.
Annen mi hediye etmişti?
Biraz düşünsen, hatırlayacağına eminsin.
Rahatlatıcı bir melodisi var,
Bunu o zamanlar fark etmemiştin.
İçindeki balerin hala huzurla dans ediyor.
Şaşkınlığın geçmedi ama bu pazar hoşuna gitmiyor da değil...
Görmekten korktuğun birkaç insan dışında yolunda her şey.
Arada heyecanla çarpıyor kalbin.
O mu?
Hayır değil, gözleri andırıyor hafiften.
Aslında onca yıl sonra pek mümkün değil hatırlamak.
Az önce sana çarpan onlardan biriydi belki
Arkandan uzun uzun baktı,
Ama sen fark etmedin...
Eğer aklını yitirir gibi olursan,
Çok da ciddiye almaya yaşadıklarını.
Burası devam etmeye çekindiğin,
Ama geri dönmeyi de içine sindiremediğin,
Eski bir pazar yalnızca.


Pilozof.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Yaşamayı ciddiye alacaksın




Şiir okumayı gereksiz ve sıkıcı bularak geçirdiğim uzunca bir dönemi yavaş yavaş atlatıyorum sanırım. Ne zaman başladım şiirlere anlam yüklemeye, ben de tam kestiremiyorum esasen. Belki bir yerde birkaç dize gördüm, evet dedim, sanki benim için yazılmış gibi... Sonra da beni anlatan başka dize arayışlarına giriştim. Evet, böyle olmuş olmalı.
Mutlaka not ettim, bana dokunan şiirleri. Ama hiç biri koyduğum yerde, tanıdığım biri olarak kalmadı. Her okuduğumda farklı bir yerden, farklı bir sesle seslendiler kulağıma. Kafam karıştı ama önemsemedim. Onları öyle kabullendim, hatta kimi zaman hoşuma gitti bu.

"Ben atımı böyle dört nala sürüyorum ya,
Yetişmek için mi, bilmem kaçmak için mi?"

Derken neyi hayal etmişti Cemal Süreyya, bilmiyorum. Ama ben bu dizileri okuduğum her defasında başka bir yere gidiyorum. Kimi zaman kovalıyorum birilerini, kimi zamansa kaçıp saklanıyorum. Bazense, bu kadar hızlı gittiğim için kızıyorum kendime, kızarken düşüyorum, düştükçe büyüyorum.

"...gölgen yok senin, ayak izlerin yok neden mi?
acılar barınmamış ki sende
mutluluk yok, mutsuzluk yok..."

Edip Cansever, bunları yazarken beni mi azarlıyordu? Evet, alakası bile yok biliyorum. Ama şiir azarlıyor işte beni, sorguluyor, sorgulatıyor, suçluyor sonra. Küsüyorum, ama sonra tekrar barışıyorum.
Hayat da böyle değil mi? Küsersin, duymaz. Tekrar barışırsın, biraz da ihtiyacın olduğundan.



Hiç unutmam sonra, Nazım Hikmet'in şu dizelerini:

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu şiiri, henüz 11 yaşındayken, ilkokul öğretmenim okutmuştu bana.
Ezberlemiştim ben de, mecburiyetten. Tek kelimesine bile anlam yüklemeden, içini boşaltarak. Zaten pek de beceremem öyle şiir okumayı.
Ama yıllar önce okuduğum bu şiirin adını, nasıl olduysa hiç unutmadım.
Bana bir anlam ifade edeceği günün gelebileceği ihtimalini bilinçaltımın bir köşesi saklamış galiba.
Şimdi okulda üzerime ne zaman beyaz gömleğimi giysem, o kadavra masalarına bakmaktan gözlerim yandığı halde, deli gibi evde olmak istediğim halde, ve aslında bir gün sahip olma ihtimalimin olduğu parayı çok da önemsemediğim halde, yaşadığımı hissediyorum.
Hayatımda ilk defa, yaşamayı ciddiye aldığımı.

Pilozof.