İşe yaramaz insanın teki olmak, bu dünyada en çok korktuğum şeyler listesinde üst sıralarda yer alıyor olmalı. Lise yıllarının başından beri motive kaynağımın bu olduğunu fark ettim çünkü. En son ne zaman gerçekleştirmek için uğraştığım hayallerim vardı, hatırlayamıyorum. Birinci sınıfta mıydım? Büyüyünce ne olacaksın diye sordukları zaman 'ressam' diyordum gururla. Gel gör ki sınıfta ve çocukların anneleri arasında resimlerim alay konusu olmuştu. Öğlen aralarında anneler çocuklarına yemek yedirirlerken, bana resim yapma konusunda tüyo vermeye çalışırlardı. Ben bunlara hiç canımı sıkmazdım, tamam resimlerim biraz anlamsız olabilirdi ama içimden geldiği gibi çiziyordum ben. Canım sıkılıyordu onlarca kuş çiziyordum mesela gökyüzüne. Bana öğretmeye çalıştıkları manzara resmi kalıpları - eminim herkes bu manzaradan en azından bir kere çizmiştir - beni mutlu etmiyordu, özgür hissettirmiyordu.
Dedim ya ben yine de ümitliydim. Kafama göre çizmeye, boyamaya devam ettim. Öğretmen resmimi alıp bütün sınıfın önünde boyama şeklimi eleştirene dek. Ehil birinin (!) ağzından duyunca her şey daha bir netlik kazanmıştı sanki. Erken başladığım için okula ilk zamanlar adapte olmadığımı biliyorum ve gerçekten kötü resim yaptığımı da. Ama o zamanlar tek ihtiyacım olan, hayallerimin desteklenmesiydi sanırım. Ya da en azından hayal kurmaya teşvik edilmeliydim. Biri bana içimden geldiği gibi yaşamanın, diğerlerinin iyi gördüğü şekilde yaşamaktan daha iyi olduğunu anlatmalıydı.
Anlatan olmadı ve birkaç yıl içinde ben de kalıplara büründüm. "En iyisi doktorluk,mühendislik. Öğretmenlik de iyi meslek kadınlar için." Bu üç mesleği düşünebiliyorduk yalnızca. Özgür olmak için değil para kazanmak için ders çalışıyorduk.
Ben daha çok işe yarar biri olmak için çalıştım. Bir baltaya sap olduktan sonra ne olduğumun önemi yok diyordum üniversite sınavına hazırlanırken. Hayalim yoktu, hedefim yoktu. Bütün hocalar bir hedef koymamızı öğütlüyordu. Hala bir baltaya sap olma derdindeydim. Nasip hocam, diyordum. Olursa olur olmazsa olmaz. İçten içe hala kurduğum hayallerle alay edilmesinden korkuyordum belki, sebebinden emin olmak imkansız. Tercih zamanı çok zorlanacağıma emindim ama tercihlerimi yapmam 5 dakikadan fazla sürmedi. Puanım tıpa yeterken başka bölüm yazmam imkânsızdı gözümde. Zaten ilgi duyduğum bir hobim yoktu. Okulun PDR hocası sınavdan önce yanına gittiğimde, sınav bittikten sonra da oturup test çözeceğimi çünkü başka bir ilgimin olmadığını iddia etmişti. Deli gibi kızmıştım, çünkü yalan söylemiyordu. Zaten en çok kızdığımız doğrular değil mi hayatta? Yalan çok kızdırmaz beni mesela, çok üzer yalnızca. Kadın haklıydı. Sınavdan sonra bir ay kendime gelemedim. Büyük bir boşluk içindeydim o yaz. Kendimi tatlı yapmaya vermiştim. Her gün hamur karıştırıyordum, karıştırmak pişirmek ortaya bir şeyler koymak rahatlatıyordu beni.
Okul başlayınca geçti tabii. Seçtiğim bölümü de sevmeye başladım. Bir insanı sıkıntılarından kurtarma fikri mucize gibi. Daha çok çalışmak zorundayım ama artık yolun sonunda nereye varacağımı kestirebildiğimden o kadar zoruma gitmiyor.
Kendimi keşfetmek için daha zamanım var. Yazı yazmaya, senaryo yazmaya ilgi duyduğumu fark ettim mesela. Fotoğraf çekmek de beni çok heyecanlandırıyor. Otobüste, yolda giderken hoşuma giden küçük şeylerin fotoğrafını çekiyorum. Kafamda senaryo yazmaya çalışıyorum. Garip, daha önce tatmadığım bir heyecan veriyor bunlar bana.
Lisede de vardı muhtemelen ama ben ders çalışmaktan farkına varamadım. Kendimizi bulmamız değil, çözebildiğimiz kadar test çözmemiz isteniyordu çünkü.
Yazma hayalimde ya da fotoğrafçılıkta ilerleme gibi bir niyetim yok. Bir ilgimin olması dahi yeterli benim için. Tıpkı ressam olmak istediğim zamanlardaki gibi güzel hissettiriyor.
Üstelik hayallerimle dalga geçilmesinden korkmayacak kadar büyüdüm artık.
Pilozof.



