6 Şubat 2015 Cuma

Uyanma vakti yakın mıdır?


Zamanı bine katlayıp tıkıyorsun cebine,
Kimse dokunmaz sanıyorsun,
Birileri gelip dokunuyor.
Kızıyorsun,
Kimse duymuyor.
Üstüne titredikçe çalınıyor kapıları 
Bir vakitler adını dahi duymadığın boşluğun.
Düşüyorsun, 
Sonu gelmiyor.
En kötüsü de,
Yürüyorsun bir ömür belki biraz daha az,
Yerin bir ukte kadar değişmiyor.
O orada, tam ortada, 
Uzun zamandır uyuyor, 
Nefes almadan.
Ne kadar koşarsan koş, hep aynı uzaklıkta.
Görünmeyen bir çember gibi kuşatıyor hayat,
Dur diyorsun, durmuyor...
Uykunda uyuyakalmak gibi iç içe,
İçtiğin halde içmemişsin gibi bir susuzluk...
Çırpınmadığın halde çırpınmışsın gibi bir yorgunluk...
Uyanma vakti yakın mıdır?

ZY

4 Şubat 2015 Çarşamba

Masallardan sonra




Dört buçuk yaşında melez bir kız çocuğu. Çağırsam yanıma gelmez, çekinir sanıyorum ama çağırır çağırmaz yanıma gelip oturuyor. Babaannesinin söylediğine göre en mutlu olduğu şey birinin onu dinlemesi. 

Sesini alçaltarak:

"Biliyor musun ben küçükken kendimi erkek sanıyordum.." diyor.
"Neden sen çok güzel bir kızsın " diyorum ne diyeceğimi bilemeyerek. Babaannesi, gelininin doğum sonrası depresyonundan bahsetmeye başlıyor. O bunları daha önce de dinledi yüksek ihtimal ama yine de duysun istemiyorum. Dinlemesin diye başka sorular soruyorum ona.Birlikte resim yapıyoruz. Ev çiziyor yanına da bahçıvan. 
"Bak buraya da bir tane prenses çizsene." diyorum.
Öteye bir de prenses çiziyor.
"Prensesle bahçıvan evlenmiş" diyor tereddüt etmeden ama çok da üzerinde düşünmeden.
"Prenses prensle evlenmeyecek mi?" Diyorum.
Başını iki yana sallıyor hayır anlamında.
Henüz okuma yazma bilmeyen bu küçük kızın masal okuması olanaksız...Başkalarından da hiç masal dinlememiş muhtemelen. Zaten annesinin onu kabullenmesi dahi zor olmuş, sırf kız olduğundan. 


Birileri ona masal okusaydı ne olacağını düşünüyorum kendi kendime. Hiç sorgulamadım daha önce masalları. Yüzde yüz tartışmasız çocuklar masal okumalı! Ama şimdi o okuma yazma öğrenmeden önce, prenseslerin bir prensle evlenmek zorunda olduğu tüm masalları toplayıp yakmak isteği doğuyor içimde. Keşke minik kafasında henüz oluşmayan engellerin ve kimi duvarların inşaasını engellemek elimde olabilse...

28 Ocak 2015 Çarşamba

Annem gibi bir anne olmak



Bu aralar sık sık düşündüğüm bir şey var: bir gün anne olsam bile annem gibi bir anne olmam çok zor. Kaç okuldan mezun olursam olayım, kaç kitap bitirirsem bitireyim, dünyanın bilgisine de ersem annem gibi bir anne olamayabilirim sanırım. O her zaman her karışık işimin, her kördüğümümün başına geçip bir çırpıda çözüverecek her şeyi. Ve ben her defasında bunu düşüneceğim. 

Pratik bir insan bir kere...Her gün midemden şikayet ettiğim halde doktora gitmeyeceğimi anlayınca, doktora benim şikayetlerimle gidip hastalığımı öğrenerek ilacımı getirebilecek yetkinliğe sahip biri :)
Sonra üzerinde çalışılmamış bir teselli mekanizması var. Çok saçma ama küçükken bit taramasında, arkadaşlarımın içinde kafamdan bite benzer bir şey çıkardılar diye perişan halde eve gelmiştim. Annemin o zamanki tesellisini hiç unutamam. 
Seni ayakta tutan bir çarkı var ve bu çark ne zaman dönse, insanın gönlü rahatlıyor. Çünkü bu dünyada seni onun kadar düşünen hiç kimse olmadığını biliyorsun. Aslında bütün anneler öyledir...Hiç olamamış anneler bile bir mucizedir bence. Babaannem annesini hiç görmediği halde, küçükken düşüncesiyle hatta adıyla bile avunduğunu anlatırdı. Sonra bir arkadaşım vardı, annesini küçük yaşta kaybeden. Bu kızın yüzünde hiç solmayan bir gülümseme, gözlerinde hiç sönmeyen bir ışıltı vardı. Mütemadiyen mutluydu bu kız. Ve benim içimde hiç geçmeyen bir şüphe dolaşırdı. Annesinden konu açıldığında dikkatle izlerdim gözlerini. Yine sönmezdi, daha bir farklı parlardı sanki. Hani küçükken yıldızlara ulaşamadığın için ağlarsın ama bu gerçeği kabullendiğin vakit onları yalnızca izlemekle bile huzur bulursun. Belki de öyleydi onunkisi de, bilemedim.

Her ne olursa olsun, sanırım onlar bu hayatta şükretmeye en değer varlıklar listesinin başlarında yer alıyor. 

27 Ocak 2015 Salı

Görünmezlik icat edilmiş meğer.


Kimsenin kimseyi sevmediği, insanların birbirinin dedikodusunu yaptığı, yetmezmiş gibi yüzüne de sayıp sövdüğü, kırdığı, kuyusunu kazdığı bir yer düşünün. Devamlı bitmeyen bir stres, gerginlik hali, dışınıza göre alkışlandığınız saçma sapan bir kültür, içi boş hatta dışı da boş saçma sapan bir dünya.
Ve bu dünya her gün bir değil iki kanalda insanlara sunuluyor. Kendi içlerinde kendilerini sömürmeleri bir yana iki ayrı yarışma da birbirini sömürmeye devam ediyor.
Evet, ben bu yarışmayı izliyorum. O kanal açık, öylesine takıldım, geçerken baktım vs. gibi cümleler kurmayacağım. Böyle bir bahane olamaz çünkü. Yarışma başladığında odada olursam eğer ağzı açık, gözleri donmuş bir budala gibi bakakalıyorum. Modayı sevdiğimden takip ettiğimden ya da merak ettiğimden değil. Zaten ben giyinmesini de bilmeyen bir tipim. Sabahları elime ne gelirse giyer, çıkarım dışarı. Makyaj yapmışlığım sayılıdır, gözüme kalem bile çekmem. Kullandığım tek bakım ürünü nemlendirici krem o da cildim çatlayacak kadar kuru olduğundan, mecburiyetten.
Neden bakıyorum peki? 
Bugün yine dalmış saçma sapan tartışmaları izlerken, televizyondan sıyrılıp sordum kendime bu soruyu. Bu yarışma neden izlenir? Gerçekten o kadar acı ki. Geçmiş sezonu izlemedim ama rekor kırmış ve şu anda da sırf bu yüzden paylaşılamayan bir yarışma bu. Neden içi boşalmış her şeye meraklıyız bu kadar? 
Benim okuduğum bölüm, çizdiğim yol, medyayla taban tabana zıt, farkındayım. Ayrıca çok da iç içe sayılmam televizyonla. Ama az çok, evdekilerin televizyonda izlediklerine bakıyorum bu yüzden diziler, programlar, yarışmalar neredeyse hepsi konusunda az çok fikrim var. 
Şu hep izlenen kanallar silsilesinde bir tane insana insan olduğunu hissettirecek program olmaz mı yahu? Belgeseller, tarih, bilim programlarını kastetmiyorum elbette. İlgisi olan insan, açıp izliyor zaten bu tarz programları. Peki ya televizyonu diziler, yarışmalar için kullananlar? 
Daha çok para uğruna cüzdanımızı boşaltıyorlar, sağlığımızı bozuyorlar vs. bunlar için diyecek bir şeyimiz var hepimizin az çok. Fakat beynimizi harcamaya başladıklarında farkına bile varamıyoruz bunun...
Dediğim gibi medyayla alakalı bir yolda değilim ama buna rağmen arada bir televizyon dünyasının içinde olsam nasıl programlar,diziler yazardım diye kafamda kurarken buluyorum kendimi. Bunların çoğunda gerçek dostluklar oluyor mesela. Ben şu ana kadar bir Türk dizisinde bir tane bile gerçek dostluk izlemedim sanırım. Varsa bile aklıma gelmiyor...Birbirini aldatmayan, sırtından bıçaklamayan, sevgilisini çalmayan iki dost gördünüz mü siz hiç televizyonda? Böyle dostluklar gerçek dünyada da az biliyorum. Ama gerçek dünyada azalışının nedeni televizyon belki de nereden biliyoruz ki? Artık annelerimizin daha evhamlı oluşunun sebebi televizyon belki de? Birbirimize güvenemeyişimizin, birbirimizi sevemeyişimizin nedeni izlediklerimiz olamaz mı?

Sosyal medya da televizyondan çok farklı değil. Tek farkı sosyal medyada yayın akışını çizen biziz. Ve korkunç bir umursamazlıkla çiziyoruz bu akışı. Yüzlerimiz görünmedikçe, ne söylediğimizin bir önemi yok. Karşıdakinin yüzünü görmedikçe, o kişinin ne halde olduğu ilgilendirmiyor kimseyi. Yazıyoruz, çiziyoruz, kurguluyoruz, insanların hayatlarına saldırıyoruz. 
"Görünmezliği" icat ettik ve kimse farkında değil...Bu görünmezlik pelerinin altından, canımız ne isterse onu yapıyoruz. Ve daha da kötüsü, her şey öylesine sanal ki gerçeği unutuyoruz.
Bugün Çağla Şikel'in son açıklamasını izledim mesela internetten. Haftalardır kadına atılmayan iftira, edilmeyen hakaret kalmadı. Aslında çok düşünmemiştim bunlar üzerine. Yapmıştır belki de bir hata, nereden bilelim? filan diyordum. "Neler yazıyorlar kadına, ayıp yahu.." gibi laflar etmedim hiç. Fakat bugün üç dakikalık açıklamayı izlerken, fena halde kırılmış, yıpranmış, çocuklarına ve hatta boşandığı eşine kol kanat germeye çalışan, ağlamamak için kendini zor tutan bir kadın görünce sarsıldım elimde olmadan. Ben televizyondaki gözyaşlarına inanmam pek ne yalan söyleyeyim. Ama bu kadının sesi titrediği halde "ağlamayışı" çok etkiledi beni. Görünmezlik pelerinin altından yaptıklarımız, yapıyor ve yapacak olduklarımızdan deli gibi korkuyorum... 
Bir araya geldiğimizde birkaç dakikalık hoş beşten sonra telefonlarımıza gömülmemizden korkuyorum. 
Eleştiriyorum diye ben yapmıyorum sanmayın. Hesaplarımı durup durup yenileyen, canı sıkılınca telefona koşan insanlardanım ben de. 
Olmayalım isterdim. Metroda giderken tanıştığım, konuştuğum, yalnızca "beş dakikalık" dostluklarım vardı benim. "Deniz" dostlarım vardı mesela. Denize yalnız başıma yüzmeye gittiğimde yeni insanlarla tanışır, kimileriyle sonrasında da görüşmeye devam ederdim. Sonra en azından elektrikler kesildiğinde, karanlıkta edilen derin sohbetlerim vardı ev halkıyla. Artık kısa cümleler kuruyorum...Bugünlerde kimseyi öyle o kadar çok tanımıyorum. Kimseyi o kadar çok düşünmüyorum. Kırmamak için uğraşmıyorum. Sevmek için de uğraşmıyorum. Aslında bu aralar kendim dışında kimseyi görmüyorum. En sonunda elimde yalnızca kendimin kalmasından çok korkuyorum...