Kimsenin kimseyi sevmediği, insanların birbirinin dedikodusunu yaptığı, yetmezmiş gibi yüzüne de sayıp sövdüğü, kırdığı, kuyusunu kazdığı bir yer düşünün. Devamlı bitmeyen bir stres, gerginlik hali, dışınıza göre alkışlandığınız saçma sapan bir kültür, içi boş hatta dışı da boş saçma sapan bir dünya.
Ve bu dünya her gün bir değil iki kanalda insanlara sunuluyor. Kendi içlerinde kendilerini sömürmeleri bir yana iki ayrı yarışma da birbirini sömürmeye devam ediyor.
Evet, ben bu yarışmayı izliyorum. O kanal açık, öylesine takıldım, geçerken baktım vs. gibi cümleler kurmayacağım. Böyle bir bahane olamaz çünkü. Yarışma başladığında odada olursam eğer ağzı açık, gözleri donmuş bir budala gibi bakakalıyorum. Modayı sevdiğimden takip ettiğimden ya da merak ettiğimden değil. Zaten ben giyinmesini de bilmeyen bir tipim. Sabahları elime ne gelirse giyer, çıkarım dışarı. Makyaj yapmışlığım sayılıdır, gözüme kalem bile çekmem. Kullandığım tek bakım ürünü nemlendirici krem o da cildim çatlayacak kadar kuru olduğundan, mecburiyetten.
Neden bakıyorum peki?
Bugün yine dalmış saçma sapan tartışmaları izlerken, televizyondan sıyrılıp sordum kendime bu soruyu. Bu yarışma neden izlenir? Gerçekten o kadar acı ki. Geçmiş sezonu izlemedim ama rekor kırmış ve şu anda da sırf bu yüzden paylaşılamayan bir yarışma bu. Neden içi boşalmış her şeye meraklıyız bu kadar?
Benim okuduğum bölüm, çizdiğim yol, medyayla taban tabana zıt, farkındayım. Ayrıca çok da iç içe sayılmam televizyonla. Ama az çok, evdekilerin televizyonda izlediklerine bakıyorum bu yüzden diziler, programlar, yarışmalar neredeyse hepsi konusunda az çok fikrim var.
Şu hep izlenen kanallar silsilesinde bir tane insana insan olduğunu hissettirecek program olmaz mı yahu? Belgeseller, tarih, bilim programlarını kastetmiyorum elbette. İlgisi olan insan, açıp izliyor zaten bu tarz programları. Peki ya televizyonu diziler, yarışmalar için kullananlar?
Daha çok para uğruna cüzdanımızı boşaltıyorlar, sağlığımızı bozuyorlar vs. bunlar için diyecek bir şeyimiz var hepimizin az çok. Fakat beynimizi harcamaya başladıklarında farkına bile varamıyoruz bunun...
Dediğim gibi medyayla alakalı bir yolda değilim ama buna rağmen arada bir televizyon dünyasının içinde olsam nasıl programlar,diziler yazardım diye kafamda kurarken buluyorum kendimi. Bunların çoğunda gerçek dostluklar oluyor mesela. Ben şu ana kadar bir Türk dizisinde bir tane bile gerçek dostluk izlemedim sanırım. Varsa bile aklıma gelmiyor...Birbirini aldatmayan, sırtından bıçaklamayan, sevgilisini çalmayan iki dost gördünüz mü siz hiç televizyonda? Böyle dostluklar gerçek dünyada da az biliyorum. Ama gerçek dünyada azalışının nedeni televizyon belki de nereden biliyoruz ki? Artık annelerimizin daha evhamlı oluşunun sebebi televizyon belki de? Birbirimize güvenemeyişimizin, birbirimizi sevemeyişimizin nedeni izlediklerimiz olamaz mı?
Sosyal medya da televizyondan çok farklı değil. Tek farkı sosyal medyada yayın akışını çizen biziz. Ve korkunç bir umursamazlıkla çiziyoruz bu akışı. Yüzlerimiz görünmedikçe, ne söylediğimizin bir önemi yok. Karşıdakinin yüzünü görmedikçe, o kişinin ne halde olduğu ilgilendirmiyor kimseyi. Yazıyoruz, çiziyoruz, kurguluyoruz, insanların hayatlarına saldırıyoruz.
"Görünmezliği" icat ettik ve kimse farkında değil...Bu görünmezlik pelerinin altından, canımız ne isterse onu yapıyoruz. Ve daha da kötüsü, her şey öylesine sanal ki gerçeği unutuyoruz.
Bugün Çağla Şikel'in son açıklamasını izledim mesela internetten. Haftalardır kadına atılmayan iftira, edilmeyen hakaret kalmadı. Aslında çok düşünmemiştim bunlar üzerine. Yapmıştır belki de bir hata, nereden bilelim? filan diyordum. "Neler yazıyorlar kadına, ayıp yahu.." gibi laflar etmedim hiç. Fakat bugün üç dakikalık açıklamayı izlerken, fena halde kırılmış, yıpranmış, çocuklarına ve hatta boşandığı eşine kol kanat germeye çalışan, ağlamamak için kendini zor tutan bir kadın görünce sarsıldım elimde olmadan. Ben televizyondaki gözyaşlarına inanmam pek ne yalan söyleyeyim. Ama bu kadının sesi titrediği halde "ağlamayışı" çok etkiledi beni. Görünmezlik pelerinin altından yaptıklarımız, yapıyor ve yapacak olduklarımızdan deli gibi korkuyorum...
Bir araya geldiğimizde birkaç dakikalık hoş beşten sonra telefonlarımıza gömülmemizden korkuyorum.
Eleştiriyorum diye ben yapmıyorum sanmayın. Hesaplarımı durup durup yenileyen, canı sıkılınca telefona koşan insanlardanım ben de.
Olmayalım isterdim. Metroda giderken tanıştığım, konuştuğum, yalnızca "beş dakikalık" dostluklarım vardı benim. "Deniz" dostlarım vardı mesela. Denize yalnız başıma yüzmeye gittiğimde yeni insanlarla tanışır, kimileriyle sonrasında da görüşmeye devam ederdim. Sonra en azından elektrikler kesildiğinde, karanlıkta edilen derin sohbetlerim vardı ev halkıyla. Artık kısa cümleler kuruyorum...Bugünlerde kimseyi öyle o kadar çok tanımıyorum. Kimseyi o kadar çok düşünmüyorum. Kırmamak için uğraşmıyorum. Sevmek için de uğraşmıyorum. Aslında bu aralar kendim dışında kimseyi görmüyorum. En sonunda elimde yalnızca kendimin kalmasından çok korkuyorum...