15 Şubat 2015 Pazar

Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olanlar


Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olacak bir dolu şey var.
Çayı şekerli içmek gibi. Dört şekerli içerken mutluydum çünkü öyle seviyordum. Sonra şekeri bırakmaya karar verince, ilk günler mutsuz olsam da sonra şekersiz sevdim çayımı. Yanlışlıkla şeker atılan bir çayı yudumladığımda yüzümü buruşturdum.
Sabah erken kalkmak gibi. Eskiden herkes uyurken, geceden sıyrılıp gündüzü beklemek hoşuma giderdi. Ama bu aralar işkence gibi. 
Mesela kitap okumak gibi. Benim için çok uzun bir süre boyunca kendisi cehennem kadar olmasa da zorlanmadıkça içine düşmekten kaçındığım bir kuyuydu. Sonra işler değişti tabii.
Sonra okuduğun bölüm gibi. Bazen melek gibi bazen de zebani. Cehennem hissi daha çok sınav haftalarında basıyor insanı. Tatil zamanı ondan iyisi yok!

Birini sevmek gibi. Birini sevmeyi seversen cennetin oluyor senin. Ama birini sevmeyi sevmezsen, cehennemde gibisin mütemadiyen. Birini sevmeyi sevmiyorsa, neden sevmeye devam eder insan? Onu da bilmiyorum, saçmalık işte. Zaten dünya saçmalıklarla dolu. 
Velhasılı kelam, ne kadar çok seversem o kadar çok cenneti göreceğim bu dünyada, düz hesap. Öyleyse neden daha çok sevmiyorum? Tuttuğum kalemi, ayağımı vuran ayakkabıyı, şu elimin altındaki bilgisayarı mesela, etrafımdaki insanları...Seveyim diyorum bazen daha çok seveyim... Ama seveyim deyince de sevilmiyor demek ki. Tıpkı sevmeyi sevmediğinde, sevmeyi bırakamadığın gibi.
Yani öyle bir dünya işte. 

6 Şubat 2015 Cuma

Uyanma vakti yakın mıdır?


Zamanı bine katlayıp tıkıyorsun cebine,
Kimse dokunmaz sanıyorsun,
Birileri gelip dokunuyor.
Kızıyorsun,
Kimse duymuyor.
Üstüne titredikçe çalınıyor kapıları 
Bir vakitler adını dahi duymadığın boşluğun.
Düşüyorsun, 
Sonu gelmiyor.
En kötüsü de,
Yürüyorsun bir ömür belki biraz daha az,
Yerin bir ukte kadar değişmiyor.
O orada, tam ortada, 
Uzun zamandır uyuyor, 
Nefes almadan.
Ne kadar koşarsan koş, hep aynı uzaklıkta.
Görünmeyen bir çember gibi kuşatıyor hayat,
Dur diyorsun, durmuyor...
Uykunda uyuyakalmak gibi iç içe,
İçtiğin halde içmemişsin gibi bir susuzluk...
Çırpınmadığın halde çırpınmışsın gibi bir yorgunluk...
Uyanma vakti yakın mıdır?

ZY

4 Şubat 2015 Çarşamba

Masallardan sonra




Dört buçuk yaşında melez bir kız çocuğu. Çağırsam yanıma gelmez, çekinir sanıyorum ama çağırır çağırmaz yanıma gelip oturuyor. Babaannesinin söylediğine göre en mutlu olduğu şey birinin onu dinlemesi. 

Sesini alçaltarak:

"Biliyor musun ben küçükken kendimi erkek sanıyordum.." diyor.
"Neden sen çok güzel bir kızsın " diyorum ne diyeceğimi bilemeyerek. Babaannesi, gelininin doğum sonrası depresyonundan bahsetmeye başlıyor. O bunları daha önce de dinledi yüksek ihtimal ama yine de duysun istemiyorum. Dinlemesin diye başka sorular soruyorum ona.Birlikte resim yapıyoruz. Ev çiziyor yanına da bahçıvan. 
"Bak buraya da bir tane prenses çizsene." diyorum.
Öteye bir de prenses çiziyor.
"Prensesle bahçıvan evlenmiş" diyor tereddüt etmeden ama çok da üzerinde düşünmeden.
"Prenses prensle evlenmeyecek mi?" Diyorum.
Başını iki yana sallıyor hayır anlamında.
Henüz okuma yazma bilmeyen bu küçük kızın masal okuması olanaksız...Başkalarından da hiç masal dinlememiş muhtemelen. Zaten annesinin onu kabullenmesi dahi zor olmuş, sırf kız olduğundan. 


Birileri ona masal okusaydı ne olacağını düşünüyorum kendi kendime. Hiç sorgulamadım daha önce masalları. Yüzde yüz tartışmasız çocuklar masal okumalı! Ama şimdi o okuma yazma öğrenmeden önce, prenseslerin bir prensle evlenmek zorunda olduğu tüm masalları toplayıp yakmak isteği doğuyor içimde. Keşke minik kafasında henüz oluşmayan engellerin ve kimi duvarların inşaasını engellemek elimde olabilse...

28 Ocak 2015 Çarşamba

Annem gibi bir anne olmak



Bu aralar sık sık düşündüğüm bir şey var: bir gün anne olsam bile annem gibi bir anne olmam çok zor. Kaç okuldan mezun olursam olayım, kaç kitap bitirirsem bitireyim, dünyanın bilgisine de ersem annem gibi bir anne olamayabilirim sanırım. O her zaman her karışık işimin, her kördüğümümün başına geçip bir çırpıda çözüverecek her şeyi. Ve ben her defasında bunu düşüneceğim. 

Pratik bir insan bir kere...Her gün midemden şikayet ettiğim halde doktora gitmeyeceğimi anlayınca, doktora benim şikayetlerimle gidip hastalığımı öğrenerek ilacımı getirebilecek yetkinliğe sahip biri :)
Sonra üzerinde çalışılmamış bir teselli mekanizması var. Çok saçma ama küçükken bit taramasında, arkadaşlarımın içinde kafamdan bite benzer bir şey çıkardılar diye perişan halde eve gelmiştim. Annemin o zamanki tesellisini hiç unutamam. 
Seni ayakta tutan bir çarkı var ve bu çark ne zaman dönse, insanın gönlü rahatlıyor. Çünkü bu dünyada seni onun kadar düşünen hiç kimse olmadığını biliyorsun. Aslında bütün anneler öyledir...Hiç olamamış anneler bile bir mucizedir bence. Babaannem annesini hiç görmediği halde, küçükken düşüncesiyle hatta adıyla bile avunduğunu anlatırdı. Sonra bir arkadaşım vardı, annesini küçük yaşta kaybeden. Bu kızın yüzünde hiç solmayan bir gülümseme, gözlerinde hiç sönmeyen bir ışıltı vardı. Mütemadiyen mutluydu bu kız. Ve benim içimde hiç geçmeyen bir şüphe dolaşırdı. Annesinden konu açıldığında dikkatle izlerdim gözlerini. Yine sönmezdi, daha bir farklı parlardı sanki. Hani küçükken yıldızlara ulaşamadığın için ağlarsın ama bu gerçeği kabullendiğin vakit onları yalnızca izlemekle bile huzur bulursun. Belki de öyleydi onunkisi de, bilemedim.

Her ne olursa olsun, sanırım onlar bu hayatta şükretmeye en değer varlıklar listesinin başlarında yer alıyor.