16 Şubat 2015 Pazartesi

Biri bizi yaratan, biri de sizlerin yarattığı!

Amir Khan'ın yeni filmi "Peekay"ı izledim bugün. Çıktığından beri izlemek istiyordum aslında ama bugüne kadar sarktı.
Daha önce izleseymişim keşke, her Amir Khan filmi gibi Peekay da "vayy be" dedirtti bana, her zamanki gibi hayal kırıklığına uğratmadı. 
Amir Khan'ın zekasına, parıltısına, yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Adam film yapmak için film yapmıyor, sadece para kazanmak gibi basit bir amaçla da film yapmıyor, artık eminim buna. Bir mesaj kaygısı taşıyan filmlerden nefret ederim ama Amir Khan bunu öyle bir doğallıkla yapıyor ki, şapka çıkarmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Lisede yurtta kalırken film gününde Ghajini filmi ile karşıma çıkan ve beni ilk kez bir filmde bu kadar ağlatan sempatik adam, ellerine sağlık! Her zamanki gibi çok iyi iş çıkarmışsın...
Bollywood'da seni tek geçerim diyeceğim ama senin olmayan sadece birkaç Bollywood filmine dayanabildim zaten :) O arada çıkan müzikal tadında danslar, abartılı sahneler falan iyi hoş, Hindistan'a özgü tamam ama sen olmadan çekemiyorum be :)

Filmdeki favori sahnemi de buraya replik olarak ekleyip, tüyüyorum :) Hoşçakalın...

"Hangi Tanrı'ya inanacağız?
Sürekli sadece bir tanrı var diyorsun.
Bense hayır diyorum.
İki tanrı var.
Biri bizleri yaratan,
Biri de sizlerin yarattığı.
Bizi yaratan hakkında bir şey bilmiyorum ama,
Sizin yarattığınız tıpkı sizin gibi.
Küçük, yalancı, hastalıklı, boş vaatler veren,
Zenginlere öncelik veren,
Fakirleri sırada bekleten...
Övgü aldığında mutlu olan,
Küçük şeylerle insanları korkutan.
Bizi yaratan Tanrı'ya inanın, ona güvenin.
Kendi yarattığınız sahte tanrıları ise yok edin."




15 Şubat 2015 Pazar

Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olanlar


Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olacak bir dolu şey var.
Çayı şekerli içmek gibi. Dört şekerli içerken mutluydum çünkü öyle seviyordum. Sonra şekeri bırakmaya karar verince, ilk günler mutsuz olsam da sonra şekersiz sevdim çayımı. Yanlışlıkla şeker atılan bir çayı yudumladığımda yüzümü buruşturdum.
Sabah erken kalkmak gibi. Eskiden herkes uyurken, geceden sıyrılıp gündüzü beklemek hoşuma giderdi. Ama bu aralar işkence gibi. 
Mesela kitap okumak gibi. Benim için çok uzun bir süre boyunca kendisi cehennem kadar olmasa da zorlanmadıkça içine düşmekten kaçındığım bir kuyuydu. Sonra işler değişti tabii.
Sonra okuduğun bölüm gibi. Bazen melek gibi bazen de zebani. Cehennem hissi daha çok sınav haftalarında basıyor insanı. Tatil zamanı ondan iyisi yok!

Birini sevmek gibi. Birini sevmeyi seversen cennetin oluyor senin. Ama birini sevmeyi sevmezsen, cehennemde gibisin mütemadiyen. Birini sevmeyi sevmiyorsa, neden sevmeye devam eder insan? Onu da bilmiyorum, saçmalık işte. Zaten dünya saçmalıklarla dolu. 
Velhasılı kelam, ne kadar çok seversem o kadar çok cenneti göreceğim bu dünyada, düz hesap. Öyleyse neden daha çok sevmiyorum? Tuttuğum kalemi, ayağımı vuran ayakkabıyı, şu elimin altındaki bilgisayarı mesela, etrafımdaki insanları...Seveyim diyorum bazen daha çok seveyim... Ama seveyim deyince de sevilmiyor demek ki. Tıpkı sevmeyi sevmediğinde, sevmeyi bırakamadığın gibi.
Yani öyle bir dünya işte. 

6 Şubat 2015 Cuma

Uyanma vakti yakın mıdır?


Zamanı bine katlayıp tıkıyorsun cebine,
Kimse dokunmaz sanıyorsun,
Birileri gelip dokunuyor.
Kızıyorsun,
Kimse duymuyor.
Üstüne titredikçe çalınıyor kapıları 
Bir vakitler adını dahi duymadığın boşluğun.
Düşüyorsun, 
Sonu gelmiyor.
En kötüsü de,
Yürüyorsun bir ömür belki biraz daha az,
Yerin bir ukte kadar değişmiyor.
O orada, tam ortada, 
Uzun zamandır uyuyor, 
Nefes almadan.
Ne kadar koşarsan koş, hep aynı uzaklıkta.
Görünmeyen bir çember gibi kuşatıyor hayat,
Dur diyorsun, durmuyor...
Uykunda uyuyakalmak gibi iç içe,
İçtiğin halde içmemişsin gibi bir susuzluk...
Çırpınmadığın halde çırpınmışsın gibi bir yorgunluk...
Uyanma vakti yakın mıdır?

ZY

4 Şubat 2015 Çarşamba

Masallardan sonra




Dört buçuk yaşında melez bir kız çocuğu. Çağırsam yanıma gelmez, çekinir sanıyorum ama çağırır çağırmaz yanıma gelip oturuyor. Babaannesinin söylediğine göre en mutlu olduğu şey birinin onu dinlemesi. 

Sesini alçaltarak:

"Biliyor musun ben küçükken kendimi erkek sanıyordum.." diyor.
"Neden sen çok güzel bir kızsın " diyorum ne diyeceğimi bilemeyerek. Babaannesi, gelininin doğum sonrası depresyonundan bahsetmeye başlıyor. O bunları daha önce de dinledi yüksek ihtimal ama yine de duysun istemiyorum. Dinlemesin diye başka sorular soruyorum ona.Birlikte resim yapıyoruz. Ev çiziyor yanına da bahçıvan. 
"Bak buraya da bir tane prenses çizsene." diyorum.
Öteye bir de prenses çiziyor.
"Prensesle bahçıvan evlenmiş" diyor tereddüt etmeden ama çok da üzerinde düşünmeden.
"Prenses prensle evlenmeyecek mi?" Diyorum.
Başını iki yana sallıyor hayır anlamında.
Henüz okuma yazma bilmeyen bu küçük kızın masal okuması olanaksız...Başkalarından da hiç masal dinlememiş muhtemelen. Zaten annesinin onu kabullenmesi dahi zor olmuş, sırf kız olduğundan. 


Birileri ona masal okusaydı ne olacağını düşünüyorum kendi kendime. Hiç sorgulamadım daha önce masalları. Yüzde yüz tartışmasız çocuklar masal okumalı! Ama şimdi o okuma yazma öğrenmeden önce, prenseslerin bir prensle evlenmek zorunda olduğu tüm masalları toplayıp yakmak isteği doğuyor içimde. Keşke minik kafasında henüz oluşmayan engellerin ve kimi duvarların inşaasını engellemek elimde olabilse...