20 Şubat 2015 Cuma

Azerbaycan'ın başarısını sahiplenebilmek


O Ses Türkiye, benim sürekli olmasa da vaktim oldukça izlediğim bir yarışma programı. Elnur'a da denk gelmiştim ve sesine hayran kalmıştım. İlk söylediği 'Lutch' isimli şarkı pek tarzım olmasa da sonradan Sertap Erener'in Aşk adlı şarkısını söylediğinde "vay be ne ses varmış adamda, kesin birinci olur" demiştim. Nitekim oldu da. 

Bu yıl Azerbaycan'dan çok fazla yarışmacı vardı, sadece Elnur değil tabii. Garip bir şekilde bu sene Azerbaycan'dan biri kazansın ıstiyordum. Azerbaycan'dan tanıdığım tek insan yok - fakültede bir kız var ama sadece ismini biliyorum kızın - yine de çok büyük sempati besliyorum ne hikmetse. Konuştukları öz Türkçe olsun, tarzları olsun, sesleri olsun bilmiyorum benim çok hoşuma gidiyor, sıcak geliyor, mutlu oluyorum. Milliyetçi bir insan da sayılmam ama durum bu yani.

Bu yüzden Elnur'un kazanmasından sonra çıkan tartışmalara çok üzüldüm. Yorumları okurken şoka girdim, bunu yazan benim ülkemdeki insanlar mı? diye sorup durdum kendi kendime. 
O Ses Türkiye yarışmasını Türk kazanmalı diyenler var mesela...Adamlar daha Azerbaycan Türkleri'nin, bizden daha öz Türk olduğunun farkında bile değil...
İşin içinde çok farklı faktörler de var farkındayım.
En önemlisi de bu arkadaşın Ebru Gündeş'in takımından olması.
Elnur, Gökhan'ın veya Gündeş dışındaki bir jürinin takımından birinci çıksa, tartışmaya katılanların sayısı bu kadar olmayacaktı eminim.
Araya fesat karıştırmak isteyenler var.
Bir yanda da Kaya'nın kazanmasını isteyenler var, isteyebilirler, tarzları farklıdır, Kaya'yı daha çok beğenenler tabii ki olacaktır. 
Ama biraz daha bilinçli bir şekilde, Azerbaycanlı kardeşlerimizi üzmeyecek yorumlar yapılsaydı keşke.

Komplo teorileri beni çok sıkar açıkçası yok şu ülkenin şu planı var şu bize düşman şu bizim arkamızdan şunu yapıyor bilmem ne. Bunu hastalık haline getiren insanlar var, bu düşünce tarzına da katlanamıyorum. Ne var ki, komşu veya komşu olmayan ülkeler içinde bizi gerçekten sevdiğine emin olduğum tek ülke Azerbaycan. 
Bu yüzden Elnur'u gönülden tebrik ediyorum - ne şekilde kazanmış olursa olsun -
Çünkü ortada Azerbaycan'ın başarısı varsa bu başarıyı sahiplenmeliyiz diye düşünüyorum.

Öyle işte...
İyi akşamlar diler ve kaçar bu kız...

17 Şubat 2015 Salı

Pencereleri naylonla örtülü ev



Uyandıktan tam yarım saat sonra, yeniden uykuya dalamayacağını kabullenerek gözlerini araladı, battaniyeyi üzerinden çekmeden doğruldu, gözlerini kırpıştırarak yatağın yanındaki pencereden dışarı bakmaya başladı. Şaşırarak, iyiden iyiye şiddetlenen rüzgarın, kapının yanındaki yaşlı erik ağacını savuruşunu izledi. Pencereleri naylonla örttükleri eski küçük evlerinde olsaydı, dışarıdaki rüzgarın kulağına dolduracağı uğultuyu hayal ederken buldu kendini. O zamanlar sorsanız, onu en çok huzursuz eden sesin bu uğultu olduğunu söylerdi fakat şimdi o uğultuyu hayal ederken gevşeyip, rahatladığını hissetmesine anlam veremiyordu.


"Uyandın mı?" dedi kendisininkine çok benzeyen fakat daha yaşlı birinden çıkan tanıdık bir ses. Mutfaktan geliyor ve yemek yapan birine özgü takırtılara karışıyordu.
Soruya yanıt verme gereksinimi duymadan:
"Geri dönmek ister miydin?" dedi.
Mutfaktan gelen takırtılar dindi. Mutfaktaki her kimse, büyük ihtimalle soruyu soran kişinin ne sorduğunu bildiği halde:
"Nereye?"  diye sordu.
"Eski evimize. Şimdi orada olsak, rüzgar çatıdan kiremitleri uçuracak diye endişelenirdik." İçinden gülmek gelmemesine rağmen güldü.
"Orada olsak, şu an soğuktan donuyor olurduk." Mutfaktaki pek komik bulmamış görünüyordu söylenenleri, az öncekine göre sesi sert ama titrekti.
"Ama mutlu olurduk değil mi?"
"..."
"Söylesene, mutlu olmaz mıydık?"
"..."
"Ve huzurlu...Huzur satın alınabilecek olsaydı, bu dünyadaki en pahalı şey olurdu eminim."
"Sırf bu yüzden savaşlar çıkardı ve daha çok huzur bulmak için elimizdeki huzurdan da olurduk."
"Her zaman kötümsersin. Bu beni öyle üzüyor ki."
"Yalnızca senden daha gerçekçiyim."

Mutfaktan gelen yemek kokusunun ne olduğunu çıkarmaya çalışırken, kafası dağıldı. Üzerindeki battaniyeyi attı, terliklerini giydi, askıdan ceketini alıp dışarı attı kendini.
Son zamanlarda o kadar zayıflamıştı ki rüzgar arkasından esince, yersiz bir korkuyla uçacağını zannetti. Rüzgarın yan yatırdığı erik ağacının bir dalı güçsüzce yere sarkıyordu. Ağaçtan gözlerini kaçırıp dış kapıdan çıktı, daha fazla yürüyemeyeceğini hissettiğinde durdu.
Arkasından esen rüzgar iyiden iyiye şiddetlenmişti. Belki de zamanı geldi artık diye düşündü. Cebinden eski püskü cep saatini çıkardı ve uzun zamandır beklediği gibi yelkovanın rüzgarla birlikte ileri geri sallandığını gördü. Cep saatini sakince cebine yerleştirdi, derin bir nefes alıp kollarını iki yana açtı. Rüzgar son bir kez daha uçuracakmış gibi esip durdu. Gözlerini açtığında şafak sökmek üzereydi. Cep saatini tekrar çıkardı, sabaha karşı altıyı gösteriyordu. 
Kendinden emin adımlarla sağa dönüp, pencereleri naylonla örtülü eve doğru yürümeye başladı. 
Arkasında bıraktığı erik ağacı, gencecik ve sapasağlam yerinde duruyordu.

ZY

16 Şubat 2015 Pazartesi

Biri bizi yaratan, biri de sizlerin yarattığı!

Amir Khan'ın yeni filmi "Peekay"ı izledim bugün. Çıktığından beri izlemek istiyordum aslında ama bugüne kadar sarktı.
Daha önce izleseymişim keşke, her Amir Khan filmi gibi Peekay da "vayy be" dedirtti bana, her zamanki gibi hayal kırıklığına uğratmadı. 
Amir Khan'ın zekasına, parıltısına, yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Adam film yapmak için film yapmıyor, sadece para kazanmak gibi basit bir amaçla da film yapmıyor, artık eminim buna. Bir mesaj kaygısı taşıyan filmlerden nefret ederim ama Amir Khan bunu öyle bir doğallıkla yapıyor ki, şapka çıkarmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Lisede yurtta kalırken film gününde Ghajini filmi ile karşıma çıkan ve beni ilk kez bir filmde bu kadar ağlatan sempatik adam, ellerine sağlık! Her zamanki gibi çok iyi iş çıkarmışsın...
Bollywood'da seni tek geçerim diyeceğim ama senin olmayan sadece birkaç Bollywood filmine dayanabildim zaten :) O arada çıkan müzikal tadında danslar, abartılı sahneler falan iyi hoş, Hindistan'a özgü tamam ama sen olmadan çekemiyorum be :)

Filmdeki favori sahnemi de buraya replik olarak ekleyip, tüyüyorum :) Hoşçakalın...

"Hangi Tanrı'ya inanacağız?
Sürekli sadece bir tanrı var diyorsun.
Bense hayır diyorum.
İki tanrı var.
Biri bizleri yaratan,
Biri de sizlerin yarattığı.
Bizi yaratan hakkında bir şey bilmiyorum ama,
Sizin yarattığınız tıpkı sizin gibi.
Küçük, yalancı, hastalıklı, boş vaatler veren,
Zenginlere öncelik veren,
Fakirleri sırada bekleten...
Övgü aldığında mutlu olan,
Küçük şeylerle insanları korkutan.
Bizi yaratan Tanrı'ya inanın, ona güvenin.
Kendi yarattığınız sahte tanrıları ise yok edin."




15 Şubat 2015 Pazar

Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olanlar


Seversen cennetin, sevmezsen cehennemin olacak bir dolu şey var.
Çayı şekerli içmek gibi. Dört şekerli içerken mutluydum çünkü öyle seviyordum. Sonra şekeri bırakmaya karar verince, ilk günler mutsuz olsam da sonra şekersiz sevdim çayımı. Yanlışlıkla şeker atılan bir çayı yudumladığımda yüzümü buruşturdum.
Sabah erken kalkmak gibi. Eskiden herkes uyurken, geceden sıyrılıp gündüzü beklemek hoşuma giderdi. Ama bu aralar işkence gibi. 
Mesela kitap okumak gibi. Benim için çok uzun bir süre boyunca kendisi cehennem kadar olmasa da zorlanmadıkça içine düşmekten kaçındığım bir kuyuydu. Sonra işler değişti tabii.
Sonra okuduğun bölüm gibi. Bazen melek gibi bazen de zebani. Cehennem hissi daha çok sınav haftalarında basıyor insanı. Tatil zamanı ondan iyisi yok!

Birini sevmek gibi. Birini sevmeyi seversen cennetin oluyor senin. Ama birini sevmeyi sevmezsen, cehennemde gibisin mütemadiyen. Birini sevmeyi sevmiyorsa, neden sevmeye devam eder insan? Onu da bilmiyorum, saçmalık işte. Zaten dünya saçmalıklarla dolu. 
Velhasılı kelam, ne kadar çok seversem o kadar çok cenneti göreceğim bu dünyada, düz hesap. Öyleyse neden daha çok sevmiyorum? Tuttuğum kalemi, ayağımı vuran ayakkabıyı, şu elimin altındaki bilgisayarı mesela, etrafımdaki insanları...Seveyim diyorum bazen daha çok seveyim... Ama seveyim deyince de sevilmiyor demek ki. Tıpkı sevmeyi sevmediğinde, sevmeyi bırakamadığın gibi.
Yani öyle bir dünya işte.