12 Aralık 2015 Cumartesi

Kar leblebileri


Kar yok, onun soğuğu var dışarıda. Elektrik sobasına bağımlı gibi kıpırdamadan duruyorum. Bir yerlerde su taşa damlıyor, sinir bozucu bir ses. Musluk sesi mi, emin değilim, kalkıp bakasım yok. Kar leblebilerden var bir kavanoz, masanın üzerinde. Hani etrafı beyaz şekerle kaplı leblebilerden. Canım sıkıldıkça, düşüncelere daldıkça ağzıma birer ikişer atıyorum onlardan. Biterse diye korktuğumdan her seferinde yalnızca bir tane; ama gün sonunda fark ediyorum ki kavanoz yarı yarıya bitmiş.. Ne ara yedim, bir fikrim yok. Bitmesinden korktuğum her şey gibi alıp başını gidiyor, kendi kendini tüketiyor o da. Kızmak yersiz, gereksiz. 
Bir kitap var yanı başımda, adı 'Biz'. Güzel değildir, sarmaz bırakırım diye başladıktan sonra kendimi kaptırdım birden. O kitabı benden bir parça, ikimizi bir görür gibiyim şimdi. Olacak iş mi? Bitecek, son kırk sayfa, nasıl ayrılacağım ondan? 
Küçük şeylere olan bağlılıklar ergimiş bir ip gibi kopup gidiyor bir süre sonra, biliyorum, farkındayım...
Peki ya daha güçlü, daha sıkı olanlar.. 
O ipler çekiştirildiğinde, biri o iplerden herhangi birinin boynuna makas dayadığında, fiziki bir acı duyuyor olmak garip. Fiziki bir acı, fiziki bir etki yokken gerçekleşen, öyleyse bu ruhla ilgili. Ruhum yalnız değil, özgür değil, hep birilerine bağlı güçlü iplerle, ergimiş bir ipten daha fazlasıyla üstelik.
İnsan sevdiklerini, o ipin ucundakileri dokunulmaz sanıyor. Sonra da bir gün o iplerin kopma ihtimaliyle yüzleştiğinde, ruhunu yitirircesine acı çekiyor. 
Birileri yanlış söylemiş, birileri kandırmış olmalı beni. Ruh, özgürken değil, birilerine tutsakken, onu yerinde tutan ipler sapasağlam ve sımsıkıyken mutluymuş meğer. 

Kavanozdaki kar leblebiler bitti yazı bitinceye dek, biraz sonra kitabın son sayfalarını da içer, öyle uyurum. Uyandığımda yeniden doğar, gider bir paket daha karlı leblebi alırım marketten. Sonra gelir, sevmeyeceğimi düşünerek bir kitaba daha başlarım, onu daha çok severim 'Biz'den belki. 
Ergimiş ipler kopup yeniden bağlanır birbirine, ben farkında bile olmadan.
Daha güçlü olanlarsa...Evet, kopma ihtimalinin bile tarifsiz bir acı verdiği o ipler...
Bırak acısın, acıtsın. 
Başka yol yok. 


13 Ekim 2015 Salı

Bulut hikayesi


Saatler boyunca, bir an olsun sıkılmadan bulutları izlerdik, hatırlar mısın? Bir ördek, gagasında elma şekeri tutardı. Kocaman gövdesiyle bir hipopotam delip geçerdi göğü, geçerken göz kırpardı. Ne yoktu ki? Dudaklarını alabildiğine açmış bir balık, kanatlı bir sandalye, tonton bir dede, bir ayağı kırık yıldız, kundakta bir bebek, güzel bir kadın ve bir adam; yüzü görünmeyen...
Geçenlerde içinden ince uzun bir ip geçmiş düğmeye benzettim arabanın camından taşan bulut yığınını. Sen yoktun, uzun zamandır da gelmemiştin esasen, beklemeyi bırakmıştım...Başımı cama yasladım, göz kapaklarımla set çektim bulutlarla arama, bulutların neye benzedikleri artık umurumda değildi. Seni kaybetmek, bulutları yitirmek, bulutlarda yaşayan hikayeleri artık okuyamamak bir yana; bu umursamazlık, adını koyamadığım bir sızı gibi yerleşti avuçlarıma. Kalbimden önce avuçlarımın sızladığını biliyorsun, ya da daha büyük olasılıkla unuttun. 
Eve gelip televizyonu açtım ki bu aralar bir alışkanlık bu. Ses; cızırtılı, kulaklarını tıkamana sebebiyet verecek derecede bozuk hatta üzerine oturduğun bir çuvaldız kadar rahatsız edici olsa da ses olmalı bir evde. 
Televizyonda eski bir Türk filmi oynuyordu. Adı aklıma gelmiyor, hatta kim oynuyordu desen onu bile hatırlamam...İzlemedim. Mutfakta yemek yediğim sırada ağdalı konuşmaları dinliyordum sessizce. 
Sonra aklıma eskiden izlediğim başka bir Türk filmi düştü, aniden. Hani çocuk hep bir televizyonu olsun istemişti, hastaydı, ölecekti, yakında öleceğini biliyordu. Televizyonun geldiği gün de ölmüştü hani...Olsa da izlesem yine, diye geçirdim içimden...Çok küçüktüm izlediğimde, o zamanlar ağır gelmişti, şimdi olsa biraz daha ağır gelir belki. İnsan ancak yitirmeyi öğrendiğinde, beklemek ve ölüm arasında çok da bir fark olmadığını anlıyor.

Zy


7 Ekim 2015 Çarşamba

Tavan yıldızları

Tavan boştu...Etrafına dantel örülmüş avizeden başka hiçbir şey yoktu tavanda. Gecenin sindirilmiş aydınlığında neden umrumda olsundu bu? Gözlerimi yumdum. Göz kapaklarımın ardı boştu. Arada sırada dijital ekranlar gibi titreyen yüzlerden başka hiçbir şey yoktu göz kapaklarımın ardında. Az sonra beni bulacak ve kollarına alıp bana daha önce hiç kimsenin sarılmadığı gibi sarılacak uykunun ayak seslerini duyuyorken neden umrumda olsundu?
Uyudum.
Ertesi sabah ilk iş köşe başındaki kırtasiyeye gidip bir poşet parlayan yıldız aldım. Hatırlar mısın bilmiyorum...Fosforlu, odanın ışıklarını kapattığında parlamaya başlayan, duvar etiketleri. Yıllar önce uyku problemi çekerken annem almıştı ilk kez. Çocukken gökyüzüne açık damlarda uyurkenki huzurumu hatırlatmıştı, uyku problemime hayli faydası olmuştu.
Bu kez de tavan boş kalmasın diye almıştım işte. Bu kadar basit ve küçük bir şeyin, insan ruhundaki gedikleri kapatabiliyor olması garip ama güzel. Zaten bu aralar güzel olan çoğu şey garip aynı zamanda.
Tavandaki yıldızlara bakıyorum...Evren, evrenin içinde bir galaksi, galaksinin içinde yıldızlar, dünya, gezegenin karanlık bir yerinde iki katlı bir ev, bu evin sahte yıldızlarla döşeli beyaz tavanı; bu iç içe geçmiş matruşka bebeklerinin en saklı köşesinde de ben. Yalnızlıktan dem vuracak diye korkma yine, bu aralar yalnız değilim...Matruşkalar koruyor beni en azından. Hapsolmuş gibi değil, korunmuş gibi hissetmeyi başarabiliyorum.
Bir kağıt. Uyku tutmadı ya yine, başına sırf bu yüzden geçtim, inan...Bir kağıt; beyaz, çizgili, yanında tükenmez bir kalem...Yazıyorum, başlarda kimseye okutmamak üzere başladığım satırlar, sonunda birileri okusun diye tutunduğum ağaç dallarını anımsatıyor. Bunun itirafı güç ama kendim için yaşayamıyorum...Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum, değişmek mümkün ama değişmek yönünde çaba sarf etmiyorum.
Tavan, yine tavan, saniyeler ilerledikçe boş ve karanlıkken daha huzurlu olduğum yönünde fikirlere kapıldığım tavan...Bir merdiven alıyorum, düşmekten korkarak en tepesine çıkıyorum. Arada sırada sallanıyor basamaklar, düşeceğim sanıyorum.
Teker teker söküyorum yıldızları, sanki onları öldürdüm, ellerimde parıltılarını yitirdiler sanki; hayır bunları ben hayal ediyorum.
Sökülmüş yıldızları yatağın altındaki karmaşık yığının arasına fırlatıyorum. Birileri temizler, birileri süpürür, birileri ben yokken çöpe atar onları, farkında bile olmam...
Yatıyorum, tavan boş, göz kapaklarımın ardında yüzler var, o yüzleri de söküp atabilsem, bir an tereddüt etmem, inan...
Ruhumda, sökülen yıldızların açtığı gedikler beliriyor yine.

Anıları ve yüzleri de söksem böyle eksilir miyim?

ZY

6 Eylül 2015 Pazar

Bir şişe ümit


Geçen gece sığ bir filmin sığ müziğini dinledim saatlerce,
sorgusuz sualsiz. 
Eskiden olsa notasına tahammülüm olmayacak basitliği nasıl da sığdırdım göğsüme, 
sonra da ağladım unutma lüksümün yokluğuna. 
Beklentilerim miydi yanlış olan yoksa senin bana bıraktıkların mı bilmemek nasıl da kahrediyor;
ısrarla cevaplar isterken, 
bir mahşer dolusu soru tırtıkladı körpe anıların avuçlarını.
Bak bana, orada okunmaya değmez bir hikaye göreceksin,
çok uzun zaman önce, bilinmeyen bir zamanda yazılan,
üslubu hoyrat, karakterleri yalan, kurgusu işlek bir cadde gibi.

Geçen gece yıldızsız bir gecenin boş karanlığını izledim saatlerce,
kimsesizlik battaniyesine sarınarak.
Eskiden olsa güve yeniğini andıran bu kesintili işi ziyadesiyle ziyan bulacağım halde.
Huzuru kovaladım, bir şişe ümit içtim, sarhoş etmedi, biraz başım döndü sadece.
Hayallerim miydi hatalı olan yoksa elimdekilerle yetinmeyişim mi bilmemek nasıl da kahrediyor;
sonunu düşünmekten kaçarken,
bir evren dolusu hiçlik sardı eskimiş rüyaların etrafını.
Koy ellerini, toprağın altında sıçrayan kalplerin üzerine.
Orada bir yaşamın tükenişini ve başka bir yaşamın doğuşunu hissedeceksin,
yağmurun şefkatine muhtaç, kendi kendine sürgün vermekten aciz;
Yani biraz da benim gibi.

Geçen gece dalgasız bir denizin durgunluğunu içtim saatlerce,
doymak bilmeden.
Eskiden olsa tatmin edilmekten uzak susuzluğumu görmezden geldiğim düşünülürse,
bir cesaret örneğiydi bu yaptığım.
Durgunlukla tıka basa dolu midem, kustu gizli öfkelerimi gözlerimden.
Ağzımı çalkaladım gözyaşlarınla, kekremsi tadı dilimi yaktı, yine de minnetimin ifadesi yok.
Üzüntülerim miydi hatalı olan yoksa onları istifleyip kaldırışım mı sandıklara bilmemek nasıl da kahrediyor;
mutluluk piyesinde can verme ihtimali varken,
repliği unutup sahneyi terk edenlerle dolu bütün senaryolarım.
Çık zihnimin çatılarına, doğaçlama güvenimin en tepesine.
Orada kiremitlerin çatırdayışını ve saçaklardan damlayan korkuları duyacaksın,
Ve bir kız çocuğunun serzenişini;
gurur maskesinin ardında kurtarılmak için ağlayan.

Geçen gece adını yazdım sararmış bir deftere saatlerce,
yitikliği düşünmeksizin.
Eskiden olsa harfler titrer, harfler sızlanır ve harfler ağlardı sessizce.
Şimdi donuk bir mürekkebin ardında,
Yorgun ve kelimeleri bekler vaziyette.


ZY


wattpad'de bir şiir kitabına başladım ve bu şiiri de onun için yazdım. Aslında uzun zamandır yazmaya küs kalmıştım ama artık yavaş yavaş geri dönüyorum.
Nerelerdesin diye soran sevgili Kalemderi, bu kırık dökük şiir de sana ithafen olsun, yokluğumu fark etmen benim için ne kadar değerli bilemezsin.