büyüyorum büyüyorum
noktalama işaretlerini unutuyorum
tüm imla kurallarını
kelimelerin yazılışlarını
de ekini ayrı yazmayı
kalem tutmayı.
yaşıyorum öylece
tutkulu romanlardan fırlamış insanlara gıptayla
bana bir şey söyle
bana bir şey söyle
tutmamış kafiye canını sıkmasın
de ki
mesela
ben bu beni sana koşamam
çünkü sen -
çünküsü yok.
boş ver.
hiçbir yerden gelip hiçbir yere giden cümleler kur bana
ben en çok onları sevdim.
artıklar,
keşkeler,
kuşkular,
sevseler,
bitsin.
iki başlı balık tutalım
bir başına ayrılık
bir başına kavuşmalar
iki uçlu şiir yazalım
başında okşa
sonunda öldür.
28 Temmuz 2017 Cuma
14 Şubat 2016 Pazar
Sizi bu yüzden sevdim
Ulaşmak beklentisi değildi benimki, göğüs kafesimde yatan çocukları uyandırma gayretiydi.
Uçakların peşinden bu yüzden koştum ve benden millerce ötedeki pilottan, kıtanın öteki ucundan asla gelmeyecek milyonlarca uçuk kaçık şeyi de sırf bu yüzden istedim.
Sonra salıncaktan atlama sebebim de buydu. Düşüp dizlerimi yaraladığımda belki kanatlanıp uçmaktan çok uzak olduğumu ayan beyan fark ettim ama göğsüme taş attı bir çocuk. Bir diğeri kaburgalarımı tekmeledi, başkası yüreğimi yumrukladı istediği olmayan her şımarık çocuk gibi.
Göğsümde kaos; şamata, gürültü...
İçimde patlayan havai fişekler...
O gün bu yüzden gülümsedim.
Kibirlenmeyin, sizi de bu yüzden sevdim.
Beğenilme arzusu yoktu düşlerimde; şairler, şarkıcılar ya da düşünce nöbetçileri konuşamadıklarımı anlatır diye bekledim. Söylediğim şarkılar sesimde parçalandı, onlar bıyık altından güledursun, ben yağmurunu bırakıp giden bulutlar gibi hafifledim.
Şairliğimi küçümsedim diğer herkes gibi - belki herkes bana uyduğundan - yine de kestiğim kelimelerden kan değil, gökyüzü aktı. Ve yıldızlar, ilk ve son kez, benim için parladı.
Bir filozof olamadım söz gelimi ama okuduğum aforizmalarda kendimi aradım didik didik. Bazen buldum, bazen kaybettim, sonunda pes ettim.
O gün bu yüzden hüzünlendim.
Kibirlenmeyin, sizi de bu yüzden sevdim.
Kaybetme korkusu değildi beni böyle titreten, daha az sevilme ve akabinde önlenemez bir biçimde daha az sevilme ihtimaliydi. Çünkü sevmediğimde sevilmeyeceğimi düşünecek kadar güvensiz ya da - şimdiyi göz önünde tutarsam - gerçekçiydim o zamanlar.
İnsanlara benden küçük hatıralar bırakma ve onlardan yalvar yakar küçük, maddi olarak önemsiz hatıralar alma sebebim buydu. Unutulma ihtimali huysuzlaştırdı beni.
Sonra ayrıldığım kişiyi Allah'a emanet etme eğilimim de bundandı. Birinden duymuştum bunu da; birini O'na emanet edersen ölmeden önce bir kez daha görüşürmüşsün o kişiyle mutlaka. İstisnasını görmedim henüz, inanmaktan vazgeçmedim.
Ve bir de,
sonunun nereye varacağını bilemediğim ıssız yolları adımlamam, önüme çıkan dikenli tellere ellerimle saldırmam; hepsi aynı sebeptendi.
O gün bu yüzden kanadı ellerim.
Kibirlenmeyin, sizi de bu yüzden sevdim.
Kırılgan ruhumdan ileri gelmiyordu çekingenliğim, ben yalnızca karşımdakini tanımak istedim; ona kapılarımı açmadan önce.
Ancak yanlış anlaşıldım, arkamdan fısıltılar döndü küçük sinekler gibi.
Gözlerimi bu yüzden kaçırdım.
Terleyen avuçlarımı gizleme sebebim de buydu.
Keyifsizlikten ölecekken, dişlerimi gösterip yapma bir kahkaha atmam, yalnız kaldığımda gerilen mimik kaslarımı ovalamam, gece uyumadan önce sahteliğimi düşünüp kendime nefret duymam da bundandı.
O gün bu yüzden kaçıp gittim.
Kibirlenmeyin, sizi de bu yüzden sevdim.
Mutsuzluklarımı unutmak değildi niyetim, yalnızca, bir elin parmağını geçmeyecek mutluluklarımı daha çok hatırlamaktı.
Ancak niçin dışlamalı göz yaşını?
Beni mutluluk gülümsetir, mutsuzluk büyütür.
Çocuk kalamadıysam sebebi mutsuzluklarımı daha sık, daha derinden anımsamam değil mi?
Eski oyuncakları bu yüzden attım.
Odamın duvarlarındaki posterleri bu yüzden söktüm.
Gözlerime bu yüzden çektim o kara sürmeyi.
O gün bu yüzden ağladım.
Kibirlenmeyin, sizi de bu yüzden sevdim.
zy
10 Ocak 2016 Pazar
Gri günler
Bacadan tüten duman mı daha özgür,
gökyüzüne kepenk atmış bulutlar mı?
diye sormuştun ben giderken.
O zaman canın üzülmesin diye susmuştum,
şimdi yine sorsan,
yine aynı cevap gelir dilimin köprüsüne.
Bacadan tüten duman da gökyüzündeki bulut da
biz ne kadar özgürsek o kadar özgür
ki hapsolmuşuz atmosfere.
Koşsam, koşsan neye yarar,
dönüp dolaşıp aynı noktaya vardıktan sonra?
Bana kalbin dışında bir yer göster,
eriyip solmadığım.
Beni en çok ne zaman sevdiysen o anda dondur,
aklında öyle kalayım.
Bırak aynalar yalan söylesin,
gözlerinin kenarına iki çizik atsın,
belini büksün,
saçlarını döksün,
dudaklarını çentiklesin,
ellerine kahverengi sürsün, bırak...
Sen,
Kalbimde en güzel olduğun an hangisiyse orada kal.
#
Yeniden yaşamak mümkün değil,
yeniden çocuk olmak,
sonra yeniden dönmek,
Tüten dumanla bulutların ayırt edilmediği o gri günlere...
zy
9 Ocak 2016 Cumartesi
Kış ortasında sahil kasabası
İçimde geçmişin tortularını çalı bir süpürgeyle kaldırım kenarlarına süpüren yorgun işçiler var. Suratları hiç gülmez, başlarını kaldırıp yola bakmazlar bir kez olsun.
Yaramaz çocuklar var, bunlar bir kaybolur, bir çıkar ortaya karabatak gibi. Sızlanırlar boyuna, istekleri hiç bitmez, yoktan anlamazlar.
Umut bekçileri var, kolay kolay uyutmazlar; boyuna haykırdıkları, çığlık çığlığa söyledikleri şarkıları hiç susmaz.
İçimde olası ölümler var, senaryolar, üzüntü provaları; vesvese yardakçıları.
Her şeye rağmen en kalabalık olduğum zamanlarda bile kış ortasında bir sahil kasabası gibiyim. Kimse geçmez, kimse bakmaz yüzüne. Yazlıkçılar elini eteğini çekmiş, geriye üç beş hayal bırakmışlardır. Evlerin kapıları kilitlidir sıkı sıkıya, bahçeleri yabani otlar talamış, salıncakların ipleri kopmuştur.
Elektrik telleri yazın sonundan beri sarkıktır yere değin, karanlığın imzası her yerde geçer.
Kışın sessizliğine aşık yaşlı bir kadın bırakıp gidememiştir bu kasabayı yalnızca.
Arkasında kediler dolaşır, her bir kedinin ismi bellidir; Sarman, Tekir, Zeytin...
Nereye gittiğini bilmeden yürür bu kadın.
Önü açılmış ayakkabılarından su girer, bastonu yosun tutar, rutubetten boyuna öksürür, bacaklarının ağrısını sessizliğe şikayet eder, telefon açar geçmişe, ahizenin öteki ucuna ulaşmayan sitemlerini yutar, biraz ağlar, uyur, erkenden uyanır, sonra yeniden düşer yollara.
Bu kadın, terk edilmiş bu sahil kasabası ona hüzün getirse de, yaz hiç gelmesin ister.
z.y.
26 Aralık 2015 Cumartesi
Kusurlu bir ruh
Dikiş makinesinde bir çekmece.
O çekmecede dedemin piposu,
içi paslı iğnelerle dolu eski demir kutusu,
ve vidası gevşemiş makası durur.
Tıngırdar iğnesi makinenin susmaksızın,
Bir aşağı bir yukarı,
Yazdığı bir şiir varmış gibi.
Kopmuş, yırtılmış,
sökülmüş ruhumun parçalarını birbirine diker halbuki.
Eskisinden daha sağlam,
daha kusurlu,
daha az güzel.
#
Yeniden kaybetmek de mümkün,
gün bile batıyor...
Sonra çamurlu, sersefil, kir pas içinde,
yeniden doğuyor.
Z.y.
12 Aralık 2015 Cumartesi
Kar leblebileri
Bir kitap var yanı başımda, adı 'Biz'. Güzel değildir, sarmaz bırakırım diye başladıktan sonra kendimi kaptırdım birden. O kitabı benden bir parça, ikimizi bir görür gibiyim şimdi. Olacak iş mi? Bitecek, son kırk sayfa, nasıl ayrılacağım ondan?
Küçük şeylere olan bağlılıklar ergimiş bir ip gibi kopup gidiyor bir süre sonra, biliyorum, farkındayım...
Peki ya daha güçlü, daha sıkı olanlar..
O ipler çekiştirildiğinde, biri o iplerden herhangi birinin boynuna makas dayadığında, fiziki bir acı duyuyor olmak garip. Fiziki bir acı, fiziki bir etki yokken gerçekleşen, öyleyse bu ruhla ilgili. Ruhum yalnız değil, özgür değil, hep birilerine bağlı güçlü iplerle, ergimiş bir ipten daha fazlasıyla üstelik.
İnsan sevdiklerini, o ipin ucundakileri dokunulmaz sanıyor. Sonra da bir gün o iplerin kopma ihtimaliyle yüzleştiğinde, ruhunu yitirircesine acı çekiyor.
Birileri yanlış söylemiş, birileri kandırmış olmalı beni. Ruh, özgürken değil, birilerine tutsakken, onu yerinde tutan ipler sapasağlam ve sımsıkıyken mutluymuş meğer.
Kavanozdaki kar leblebiler bitti yazı bitinceye dek, biraz sonra kitabın son sayfalarını da içer, öyle uyurum. Uyandığımda yeniden doğar, gider bir paket daha karlı leblebi alırım marketten. Sonra gelir, sevmeyeceğimi düşünerek bir kitaba daha başlarım, onu daha çok severim 'Biz'den belki.
Ergimiş ipler kopup yeniden bağlanır birbirine, ben farkında bile olmadan.
Daha güçlü olanlarsa...Evet, kopma ihtimalinin bile tarifsiz bir acı verdiği o ipler...
Bırak acısın, acıtsın.
Başka yol yok.
13 Ekim 2015 Salı
Bulut hikayesi
Saatler boyunca, bir an olsun sıkılmadan bulutları izlerdik, hatırlar mısın? Bir ördek, gagasında elma şekeri tutardı. Kocaman gövdesiyle bir hipopotam delip geçerdi göğü, geçerken göz kırpardı. Ne yoktu ki? Dudaklarını alabildiğine açmış bir balık, kanatlı bir sandalye, tonton bir dede, bir ayağı kırık yıldız, kundakta bir bebek, güzel bir kadın ve bir adam; yüzü görünmeyen...
Geçenlerde içinden ince uzun bir ip geçmiş düğmeye benzettim arabanın camından taşan bulut yığınını. Sen yoktun, uzun zamandır da gelmemiştin esasen, beklemeyi bırakmıştım...Başımı cama yasladım, göz kapaklarımla set çektim bulutlarla arama, bulutların neye benzedikleri artık umurumda değildi. Seni kaybetmek, bulutları yitirmek, bulutlarda yaşayan hikayeleri artık okuyamamak bir yana; bu umursamazlık, adını koyamadığım bir sızı gibi yerleşti avuçlarıma. Kalbimden önce avuçlarımın sızladığını biliyorsun, ya da daha büyük olasılıkla unuttun.
Eve gelip televizyonu açtım ki bu aralar bir alışkanlık bu. Ses; cızırtılı, kulaklarını tıkamana sebebiyet verecek derecede bozuk hatta üzerine oturduğun bir çuvaldız kadar rahatsız edici olsa da ses olmalı bir evde.
Televizyonda eski bir Türk filmi oynuyordu. Adı aklıma gelmiyor, hatta kim oynuyordu desen onu bile hatırlamam...İzlemedim. Mutfakta yemek yediğim sırada ağdalı konuşmaları dinliyordum sessizce.
Sonra aklıma eskiden izlediğim başka bir Türk filmi düştü, aniden. Hani çocuk hep bir televizyonu olsun istemişti, hastaydı, ölecekti, yakında öleceğini biliyordu. Televizyonun geldiği gün de ölmüştü hani...Olsa da izlesem yine, diye geçirdim içimden...Çok küçüktüm izlediğimde, o zamanlar ağır gelmişti, şimdi olsa biraz daha ağır gelir belki. İnsan ancak yitirmeyi öğrendiğinde, beklemek ve ölüm arasında çok da bir fark olmadığını anlıyor.
Zy
7 Ekim 2015 Çarşamba
Tavan yıldızları
Tavan
boştu...Etrafına dantel örülmüş avizeden başka hiçbir şey
yoktu tavanda. Gecenin sindirilmiş aydınlığında neden umrumda
olsundu bu? Gözlerimi yumdum. Göz kapaklarımın ardı boştu.
Arada sırada dijital ekranlar gibi titreyen yüzlerden başka hiçbir
şey yoktu göz kapaklarımın ardında. Az sonra beni bulacak ve
kollarına alıp bana daha önce hiç kimsenin sarılmadığı gibi
sarılacak uykunun ayak seslerini duyuyorken neden umrumda olsundu?
Uyudum.
Ertesi
sabah ilk iş köşe başındaki kırtasiyeye gidip bir poşet
parlayan yıldız aldım. Hatırlar mısın bilmiyorum...Fosforlu,
odanın ışıklarını kapattığında parlamaya başlayan, duvar
etiketleri. Yıllar önce uyku problemi çekerken annem almıştı
ilk kez. Çocukken gökyüzüne açık damlarda uyurkenki huzurumu
hatırlatmıştı, uyku problemime hayli faydası olmuştu.
Bu
kez de tavan boş kalmasın diye almıştım işte. Bu kadar basit ve
küçük bir şeyin, insan ruhundaki gedikleri kapatabiliyor olması
garip ama güzel. Zaten bu aralar güzel olan çoğu şey garip aynı
zamanda.
Tavandaki
yıldızlara bakıyorum...Evren, evrenin içinde bir galaksi,
galaksinin içinde yıldızlar, dünya, gezegenin karanlık bir
yerinde iki katlı bir ev, bu evin sahte yıldızlarla döşeli beyaz
tavanı; bu iç içe geçmiş matruşka bebeklerinin en saklı
köşesinde de ben. Yalnızlıktan dem vuracak diye korkma yine, bu
aralar yalnız değilim...Matruşkalar koruyor beni en azından.
Hapsolmuş gibi değil, korunmuş gibi hissetmeyi başarabiliyorum.
Bir
kağıt. Uyku tutmadı ya yine, başına sırf bu yüzden geçtim,
inan...Bir kağıt; beyaz, çizgili, yanında tükenmez bir
kalem...Yazıyorum, başlarda kimseye okutmamak üzere başladığım
satırlar, sonunda birileri okusun diye tutunduğum ağaç dallarını
anımsatıyor. Bunun itirafı güç ama kendim için
yaşayamıyorum...Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum, değişmek
mümkün ama değişmek yönünde çaba sarf etmiyorum.
Tavan,
yine tavan, saniyeler ilerledikçe boş ve karanlıkken daha huzurlu
olduğum yönünde fikirlere kapıldığım tavan...Bir merdiven
alıyorum, düşmekten korkarak en tepesine çıkıyorum. Arada
sırada sallanıyor basamaklar, düşeceğim sanıyorum.
Teker
teker söküyorum yıldızları, sanki onları öldürdüm, ellerimde
parıltılarını yitirdiler sanki; hayır bunları ben hayal
ediyorum.
Sökülmüş
yıldızları yatağın altındaki karmaşık yığının arasına
fırlatıyorum. Birileri temizler, birileri süpürür, birileri ben
yokken çöpe atar onları, farkında bile olmam...
Yatıyorum,
tavan boş, göz kapaklarımın ardında yüzler var, o yüzleri de
söküp atabilsem, bir an tereddüt etmem, inan...
Ruhumda,
sökülen yıldızların açtığı gedikler beliriyor yine.
Anıları
ve yüzleri de söksem böyle eksilir miyim?
ZY
6 Eylül 2015 Pazar
Bir şişe ümit
Geçen gece sığ bir filmin sığ müziğini dinledim saatlerce,
sorgusuz sualsiz.
Eskiden olsa notasına tahammülüm olmayacak basitliği nasıl da sığdırdım göğsüme,
sonra da ağladım unutma lüksümün yokluğuna.
Beklentilerim miydi yanlış olan yoksa senin bana bıraktıkların mı bilmemek nasıl da kahrediyor;
ısrarla cevaplar isterken,
bir mahşer dolusu soru tırtıkladı körpe anıların avuçlarını.
Bak bana, orada okunmaya değmez bir hikaye göreceksin,
çok uzun zaman önce, bilinmeyen bir zamanda yazılan,
üslubu hoyrat, karakterleri yalan, kurgusu işlek bir cadde gibi.
Geçen gece yıldızsız bir gecenin boş karanlığını izledim saatlerce,
kimsesizlik battaniyesine sarınarak.
Eskiden olsa güve yeniğini andıran bu kesintili işi ziyadesiyle ziyan bulacağım halde.
Huzuru kovaladım, bir şişe ümit içtim, sarhoş etmedi, biraz başım döndü sadece.
Hayallerim miydi hatalı olan yoksa elimdekilerle yetinmeyişim mi bilmemek nasıl da kahrediyor;
sonunu düşünmekten kaçarken,
bir evren dolusu hiçlik sardı eskimiş rüyaların etrafını.
Koy ellerini, toprağın altında sıçrayan kalplerin üzerine.
Orada bir yaşamın tükenişini ve başka bir yaşamın doğuşunu hissedeceksin,
yağmurun şefkatine muhtaç, kendi kendine sürgün vermekten aciz;
Yani biraz da benim gibi.
Geçen gece dalgasız bir denizin durgunluğunu içtim saatlerce,
doymak bilmeden.
Eskiden olsa tatmin edilmekten uzak susuzluğumu görmezden geldiğim düşünülürse,
bir cesaret örneğiydi bu yaptığım.
Durgunlukla tıka basa dolu midem, kustu gizli öfkelerimi gözlerimden.
Ağzımı çalkaladım gözyaşlarınla, kekremsi tadı dilimi yaktı, yine de minnetimin ifadesi yok.
Üzüntülerim miydi hatalı olan yoksa onları istifleyip kaldırışım mı sandıklara bilmemek nasıl da kahrediyor;
mutluluk piyesinde can verme ihtimali varken,
repliği unutup sahneyi terk edenlerle dolu bütün senaryolarım.
Çık zihnimin çatılarına, doğaçlama güvenimin en tepesine.
Orada kiremitlerin çatırdayışını ve saçaklardan damlayan korkuları duyacaksın,
Ve bir kız çocuğunun serzenişini;
gurur maskesinin ardında kurtarılmak için ağlayan.
Geçen gece adını yazdım sararmış bir deftere saatlerce,
yitikliği düşünmeksizin.
Eskiden olsa harfler titrer, harfler sızlanır ve harfler ağlardı sessizce.
Şimdi donuk bir mürekkebin ardında,
Yorgun ve kelimeleri bekler vaziyette.
ZY
wattpad'de bir şiir kitabına başladım ve bu şiiri de onun için yazdım. Aslında uzun zamandır yazmaya küs kalmıştım ama artık yavaş yavaş geri dönüyorum.
Nerelerdesin diye soran sevgili Kalemderi, bu kırık dökük şiir de sana ithafen olsun, yokluğumu fark etmen benim için ne kadar değerli bilemezsin.
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Yalın ayak kalpler
Bilyeler biriksin önce,
Deniz kabukları,
Koleksiyon diye tutturduğun peçeteler,
Bitmiş çikolata paketleri
Kokulu silgiler...
Bakmadan yazabilmeyi öğren önce,
Baş harfi geçtiğinde titrememeyi heyecandan.
Çizdiğin kalplerin aslında silinip gideceğini bir gün.
Şiirlerin kafiyesiz de olabileceğini.
Avuçların büyüsün önce,
Nar çiçekleri açsın,
Deniz vakti gelip çatsın,
Yalın ayak gezmekten ayakların ağrısın
Bu apansız kış sonuna varsın,
Bilirsin, ben en çok kışları ağlarım.
7 Temmuz 2015 Salı
Gökkuşağı, yaz yağmuru ve kağıt kesiği
Bir insanın ansızın hayatına dahil olması ne kadar garip.
Kimi gökkuşağı gibi, beklemediğin bir anda hayatını renklendiren ve geldiği kadar hızla çekip giden.
Kimi yaz yağmuru gibi, başta can sıkıcı olsa da gittiğinde seni anılarından silinmeyecek bir toprak kokusuyla bırakan.
Kimi kağıt kesiği gibi, ummadığın bir anda hayatına damlayıp, canını acıtan ve ardında kanıt bırakmayan.
Hiç tanımadığın bir insana, koruyup büyüttüğün hayatına ansızın girip çıkma iznini farkında olmadan veriyor olmak, ne kadar garip.
Dilek defteri-wattpad tanıtım.
Dilek defteri-wattpad tanıtım.
2 Temmuz 2015 Perşembe
Yanlış toprak
Yanlış toprağa ekilmiş tohumlar gibiyim...
Sürgün verecekken, susuzluktan çürüyen...
Bir koku;
Yanık saç, yanık tene benzeyen,
Yağmurun unuttuğu bir yerde.
Çatlaklardan sızan güneşi uyandırıyor ümitlerim,
Biraz ışığa muhtaçtım,
Karanlığa mahkum olmadan önce.
Şimdi aydınlıktır cennetim.
Yanlış hana düşmüş yolcular gibiyim...
Boş keseyle yola devam eden...
Bir nefes;
Eşkıyaya, hırsızlara benzeyen,
Hızırın unuttuğu bir yerde.
Kapalı kapıların ardından bakıyor ümitlerim,
Biraz dinlenmeye muhtaçtım,
Yollara mahkum olmadan önce,
Şimdi uykudur cennetim.
Z.
25 Haziran 2015 Perşembe
Yalnız
Şarkıları yalnız dinliyoruz,
Yalnız bakıyoruz gökyüzüne
Yalnız uyuyoruz
Ve yalnız görüyoruz, tükenen geceyi...
Biz asırlık yalnızlığa gebeyiz belki;
Kan ter içinde, bir doğum evinde
Dişimizi sıkarak alışıyoruz...
Ben seni doğurdum belki;
Hiç olmadığın surette.
Ve sen de beni doğurdun, kim inkar edebilir?
Yalnızlığım bir doğum lekesi.
ZY
15 Haziran 2015 Pazartesi
Dünyanın en güzel şarkısı
Bana göre budur:
Çocuktuk sadece
Hayallerimiz uyumluydu kalplerimizle
Gemimize tırmanıyoruz
İsteseniz de istemeseniz de gidiyoruz biz
İsteseniz de istemeseniz de
Denize yelken açtık
Amaçsızca, yönler ve zaman çizgisi olmadan
Gelip bulduğumuz bu kıyıyı
Önceden de görmüştük, konuşmadan ya da tek kelime paylaşmadan
Gerek yok duyulmasına gerçek düşüncelerinin
Sen, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar güzelsin
Gitme altınlarla döşenmiş yollardan
Seni hüsrana uğratacak onlar
Bulduklarını paylaşmazsan eğer, bunun ne zevki kalır?
İnşa etmesi yıllar süren şeyler, saniyeler içinde yıkılır
Kimse avutamayacak beni
Bilmeyecek neler olduğunu içimde
Terkedilmiş bir boşluk, kalacak eskisi gibi
İkinizin de bana yalan söylediği yeri hatırlatarak
Bununla yaşarken öğrendim
Hayatım boyunca okuduklarımdan daha fazlasını
İkiniz bununla da alay etmişsinizdir, bahse girerim
Özlüyorum bu duyguyu
Dokunuşun, öpücüğün ağır gelirdi aklıma
Hatıralarımız ebediyen mühürlendi zamanda
Senin olduğu kadar benim de sırrım bu
Mantığımız karşı geldi
Ölene kadar saklayacağım seni
Dinliyorum...Ne yorgunluk kalıyor, ne stres...Başka bir diyara sürüklüyor beni sanki. Bir şarkının yapabileceklerini yeni anlıyorum...
Low Roar, keşfedilme ihtimalini bile kıskandığım bir grup olsa da, paylaşmadan duramadım :)
Belki seversiniz...
29 Mayıs 2015 Cuma
Sokak Kedisi
SOKAK KEDİSİ
Vazgeçmek için çok erken diyor bir sokak kedisi.
Susmasını söylüyorum, inanmıyor besbelli,
Anlatıyorum tane tane,
Daha ilk adımda yorulup, emeklediğimi.
A harfinde fırlatıp atışımı alfabeyi,
Bırakıp gidişimi, bir vakitler çok sevdiğim her şeyi,
Sırf erken yorulduğumdan.
Yeniden başlamak için çok geç diyor,
Tembelce gererek patilerini.
Gitmesini söylüyorum defalarca, oysa lafımı ikiletmezken.
Bir çöp bidonunda kaybolup gidiyor tüyleri.
Günlerce yürüyorum, hiç durmadan.
Başladığım ve bitirdiğim nokta arasında.
Dönüyorum yeniden,
Sırf göstermek için yeniden başlayabileceğimi,
Bomboş bir sokaktaki,
Bomboş çöp bidonuna.
Gözümde dolaşıyor,
Kaçıp giden sokak kedilerinin hayali.
İçimi kanatıyor,
Huysuz bir çocuk sesi.
Üstelik tam da istediğim gibi;
Başladığım ve bitirdiğim yerdeyim,
Sırf erken yorulduğumdan.
ZY
21 Mayıs 2015 Perşembe
Senin için döneceğim
Salatalık asmalarının içinde görünmez olmuş, arada sırada bahçe kapısına tedirgin bakışlar atarak, salatalık arıyordu. Ayşe hatun sabah erkenden kalkıp toplamış olacak ki, yeşil yaprakların arasında aradığını bulamıyordu. Toprağın üzerine oturup, sırtını bahçe duvarına yasladı. Gözünün önüne gelen arılardan birini, telaşa kapılmadan kovaladı. Güneş, yüzünü sıcacık okşuyordu. Gözlerini kapattı. El çırpma sesini duyup da korkudan sıçrayıncaya dek uzun zamandır hiç olmadığı kadar huzurluydu. Aniden büyüyen gözleri tanıdık bir yüzle karşı karşıya gelince, kaşlarını çatıp,
"Rüyanda mı gördün? Nereden damladın yine bahçeye sabah sabah?" diye terslendi. Gözlerini yeniden kapattıktan sonra, adamın toprağın üzerine, tam yanına oturduğunu hissetti. Birlikte geçirdikleri yirmi altı yıl, yan yana saatlerce hiç ses etmeden oturabilme özgürlüğünü tanıyordu. Ama o gün, içinden gelen tek şey gevezelik etmekti. Belki de salatalıkları kaçırmasından kaynaklanan hayal kırıklığını bastırma yoluydu bu. Gözlerini açıp, yana döndü.
"Özgürlük nedir sence?" diye sordu, az öncekine göre çok daha sakin bir sesle.
"Özgürlük..." dedi öteki durgunca. Uzunca bir süre, hiç acele etmeden düşündü. "Bir sabah vaktini, yatağında değil toprağın üzerinde geçirebilmektir. Mecbur olduğun için değil, sadece öyle istediğin için."
"Yani biz özgür müyüz şimdi?"
"Burada, yan yana oturduğumuz sürece, evet."
"Bu senin kendi kanaatin." dedi bacaklarını toplayıp, karnına çekerken. "Ben hiç de özgür hissetmiyorum, can."
"Nedenmiş o, can?"
"Üzerinde özgürüz dediğin toprağa bile bağlıyım da ondan." dedi üzgün bir sesle. Parmaklarını, toprağın üzerinde dolaştırırken, hüzünle iç çekti. "Bırakıp gidemiyorum ve tam olarak sahiplenemiyorum da."
"Benden mi bahsediyorsun?" dedi merakla. Üstü kapalı konuşulmasından nefret ederdi.
"Ne alakası var?" diye cevap verdi ellerini topraktan çekip, göğsünde birleştirirken. Sinirlenmişti, sebebini anlamıyordu. Öteki omuzlarını silkti.
"Toprak su ister, emek ister, sevgi ve sabır ister." dedi duymazdan gelerek. "Ama hiçbirini yapmadan çekip gidersen de, arkandan sitem etmez. Sana olan bağlılığı azalmaz, ne kadar geç dönersen dön, döndüğünde yeniden başlayabilirsin."
"Ya hiç dönmezsen, o zaman ne olur?"
"Hiç dönmezsen de, üzerinde yeşillik bitmez belki ama yine de yaşamaya devam eder."
Başını kaldırıp baktığında, gülümsediğini gördü. Gözlerinde anlaşılmaz bir ifade vardı.
"Toprağı seviyorum." dedi parmaklarını tekrar toprağın üzerine bırakırken. Çıplak ayaklarının altında dahi, toprağın ve iri taşların mırıltılarını hissedebiliyordu. "O kadar alıştım ki ona, bırakıp gitmeye korkuyorum. Büyük şehirlerde o kadar az toprak var ki!"
Adamın, nasırlı elleriyle saçlarını dağıttığını hissedince, küçük bir çocuk gibi sinirlenip, başındaki elleri uzaklaştırmaya çalıştı.
"Otuz yaşına geldin." dedi adam gülerek. "Her yıl aynı muhabbet! Git artık gideceksen."
"Üzülmez misin?"
"Neden üzüleyim? Sen yağmursun. Büyüteceğin ve yeşerteceğin onca yer varken, yalnızca benim için yağmanı bekleyemem senden."
Kız, adamın samimiyetle parlayan yüzüne, gizlemeye çalıştığı bir hayranlıkla baktı.
Gülümsedi.
"Ne iyi adamsın sen, can! İyi ki birlikte büyüdük seninle. Utanmasam, babam iyi ki bırakıp gitmiş beni diyeceğim!"
"Delinin zoruna bak." dedi adam. İltifat aldığı zamanlarda olduğu gibi ne diyeceğini şaşırmış, bocalayarak bakışlarını kaçırmıştı. Cebine sakladığı salatalıklardan iki tane çıkarıp, birini kıza uzattı.
"Ninem sabah ezanında kalkıp toplamış." dedi. "Mutfakta bulacağım diye canım çıktı! Yiyip bitiriyorsunuz, ben ne satacağım diye söyleniyor."
Adamın güneşten parlak yüzüne bakmaya devam etti ve salatalıktan küçük bir ısırık alıp, yeniden gülümsedi. İçi, huzur denilen yaramaz çocuğun ayak sesleriyle doldu.
Bir gün mutlaka döneceğim, diye düşündü.
Senin için döneceğim, can, benim canım toprağım!
ZY
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Depresif mim
1-Depresyona ne sıklıkla girersin?
Lisedeyken mütemadiyen depresyondaydım sanırım. Ama yaşarken fark etmiyordum; bunu bana has, değiştiremeyeceğim bir özellik olarak görüyordum. Tıpkı gözlük takmaya yeni başladığınızda, gözlük takmadan önce aslında göremediğinizi fark etmeniz gibi; ben de hayata baktığım gözlükleri değiştirdiğimde, uzun zamandır depresif bir ruh hali içinde olduğumu fark etmiştim. Kendi kendimi iyileştirmeye çalıştığım bir dönemden sonra, asıl ben'i biraz olsun bulur gibi oldum. Arada sırada dalgalanmalar olmuyor değil, o kadar da insan doğası artık :)
Depresyondayken oturup duygusal müzik dinlemem açıkçası. Yangına körükle gitmeye ne gerek var, değil mi? :) Bilakis, fellik fellik kaçacak delik ararım bu tarz müziklerden. Genellikle beni mutlu eden şarkılar dinlemeyi tercih ederim, kendimi o şarkıların geçtiği güzel yerlerde hayal etmeye çalışırım. Kısacası, müziği ruh halimi yansıtmak için değil, bir çeşit meditasyon aracı olarak kullanmaya gayret ederim. (En azından sadece depresif zamanlarımda) İlla ki şarkı adı vermek gerekirse, Rocky Horror Picture Show'dan 'Time Warp' şu aralar benim içimi neşeyle dolduruyor :) Veya sadece, klasik müzik dinlediğim de oluyor. Yiruma'nın ezgileri çok hoş, insanı alıp başka bir dünyaya sürüklüyor örneğin. (Verdiğim iki örnek arasındaki uçuruma dikkatinizi vermeyin rica ederim :) )
Beni mimlediği için, güzel insan Syrano'ya teşekkürler :)
11 Mayıs 2015 Pazartesi
Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!
Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız...
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!
Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor. Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.
Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor. Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!
Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor. Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.

Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor. Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Aklımda bir resim var artık
"Bana bir hikaye bile anlatamayacaksan, ne diye duruyorsun yanımda?"
Göz kapakları kapalıydı, yüzünde hiç kimsenin duymadığı bir şeyi duyuyor gibi gizemli bir gülümseme vardı.
"Ne anlatayım?" dedi sıkıntıyla öteki.
"Bilmem...Güzel bir şeyler. Gördüklerine dair..."
Görmek kelimesini nadiren kullanırdı; bugün onda farklı bir şeyler vardı. Yeni bir şey; durmayan, akıp giden, değişen.
"Çektiğim ilk fotoğrafı anlatabilirim." dedi öteki, garip bir sesle. "Onu daha önce hiç kimseye göstermedim."
"Mümkün olsa bana gösterir miydin?"
Kısa süreli sessizlik, odanın içinde uğuldadı. Hmmmm, diye ünledi adam
"Hayır, göstermezdim." diye cevap verdi keyifle.
"O zaman anlat bana, nasıl bir fotoğraf; insan mı var, nesne mi; siyah beyaz mı renkli mi? Anlamı ne? Kaç yaşında çektin?"
Adam, elini tutup kızı yattığı yataktan kaldırdı, dikkatle yönlendirerek pencereye götürdü. Perdeleri açtı. Işığın, kapalı göz kapaklarından yansımasını izledi.
"Neden bilmek istiyorsun bunları?"
"Merak ettiğimden değil." dedi gülerek. "Anlattıklarını kafamda canlandırmayı seviyorum...Kitap okumak gibi ama daha kolay ve daha gerçek. Sanki yeniden görüyormuşsun gibi. Öyle mucizeler olur ya. Biri gözlerini verir sana ne bileyim, tıp bir mucize gerçekleştirir, araba çarpar, bir şey olur..." Gülümsedi. Gün ışığı, masum yüzünde, orada olmaktan mutluymuş gibi gereğinden fazla oyalandı.
"Böyle bir mucizeyle kıyaslanabilecek kadar güzel mi?"
"Belki biraz daha güzel."
"Yalan söyleme." dedi gülerek. Kız da güldü.
"Abarttım." dedi kabul ederek. Rahatsız etmeyen, adeta doğal bir ihtiyaçmış gibi ortalıkta dolaşan, kısa süreli bir sessizlik oluştu. Sonunda,
"Anlatacak mısın?" diye sordu canlı bir sesle.
"Evet, anlatacağım, evet..." dedi adam sabırsızlıkla. "Ama hayal kırıklığına uğramandan korkuyorum."
"Bende kırılacak hayal yok." dedi kız gocunmadan veya sitem etmeden.
Bu küçük cümle, adamın içinde bir yeri acıttı.
"Tam anlatacağım, bir şey söylüyorsun, her şeyi unutup sessizliğini dinlemek istiyorum...Nasıl yapıyorsun bunu?"
Kız omuzlarını silkti. "Anlatmayacaksın, lafı kıvırıyorsun." dedi küskün bir sesle. Göz kapakları hala kapalıydı, gözlerinin ölü rengini çoğunlukla kimseye göstermezdi. Küçüklükten gelen bir alışkanlıktı bu.
"Peki..." dedi adam mırıltıyla. "On sekiz yaşındaydım, ilk fotoğrafım özel olsun istiyordum; daha önce çekilmiş hiçbir fotoğrafa benzemeyen. Bir yandan da kendime saklamak istiyordum. Kimseye göstermeyecektim onu ki öyle de yaptım. Her neyse...Bunlar önemli değil. Elimdeki makineyi sımsıkı tutmuş, sahil yolunda dolaşıyordum. Sonra birini gördüm. Arkası dönüktü. Rüzgar çıkmıştı, siyah saçları denizden uzağa savruluyordu. Yalnız başına bir bankta oturuyordu. Daha önce çekilmemiş bir fotoğraf olmazdı bu; mutlaka milyonlarca benzeri vardı. Ama o an hissettiğim, daha önce kimse tarafından hissedilmemişti. Emindim buna. Zaten, görünüş aynı olsa da farklı olan hislerimiz değil midir?" Güldü ve kızın ilgiyle parlayan yüzünü inceledi. Mutluydu. Anlatacaklarını bir mucizeyle kıyaslarken samimiydi. Kendisini dinlemeyi gerçekten seviyordu. Bu gerçek de içini acıttı. Bir an susmayı düşündü ama çok geçti.
"Fotoğrafını çektim ve kimseye göstermedim. Benim bile bakmaya kıyamadığım zamanlar oluyordu resmine. Bencillik değil mi, bu? Bencillik evet, bana ne dersen de, haklısın."
Kız gülümsedi.
Adamın bencillikle ilgili söyledikleri umrunda değildi.
Güneş yüzünde parladı.
Tıpkı o gün sahilde olduğu gibi.
Siyah saçları sırtına düştü, pencereden giren rüzgarla geriye savruldu.
"Aklımda bir resim var artık." dedi kız sakince. "İstesem de kimseye gösteremeyeceğim bir resim daha var, aklımda."
z.y.
29 Nisan 2015 Çarşamba
Mütemadiyen erteliyorum.
Erteleme uzmanı oldum çıktım. Bugünün işini bugün halletmemek için elimden geleni yapıyorum. Tembelim, üşengecim evet inkar edemem. Ama yapmam gerekenlerin ötesinde yapmak istediklerimin elimi kolumu bağlamasına ne demeli? Wells'in 'görünmez adam'ı masanın köşesinden bana göz kırparken, oturup parazit ezberlemek zorunda olmak benim imtihanım sanırım. Sonra da ne parazit ezberliyorum ne de oturup kitabı bitiriyorum; ağrıdan çatlayan bir başla geçip blog yazıyorum. Yarın ezberlerim, yarın okurum, yarın yaşarım ve yarına her ne kaldıysa.
Yalnızca kendime gönderdiğim bir sitem olarak kalmasın bu yazı. Aklımı çelen kitaptan da bahsedeyim.
Görünmez Adam ilk yüz sayfa boyunca elimde süründükten sonra son yüz sayfada gözümde zirveleri oynuyor resmen. Görünmezliği keşfeden bir bilim adamının, keşfini ve varlığını herkesten gizleyerek çıktığı macerasında, diğer insanların 'farklı' olana karşı duyduğu düşmanlıkla yüzleşmesini anlatıyor kitap. En azından şimdilik...
Kitabı okurken çok düşündüm. Geri dönüşümsüz şekilde görünmez olmak nasıl olurdu? Siz bile kendinizi göremiyorsunuz ve yaptığınız büyük keşif sonuçta size ucubelikle itham edilmekten başka hiçbir şey getirmiyor.
Sanırım böyle bir şey keşfedecek olsam, bütün araştırmalarımı yakıp hayatıma kaldığım yerden devam ederdim...Siz ne düşünüyorsunuz?
Yalnızca kendime gönderdiğim bir sitem olarak kalmasın bu yazı. Aklımı çelen kitaptan da bahsedeyim.
Görünmez Adam ilk yüz sayfa boyunca elimde süründükten sonra son yüz sayfada gözümde zirveleri oynuyor resmen. Görünmezliği keşfeden bir bilim adamının, keşfini ve varlığını herkesten gizleyerek çıktığı macerasında, diğer insanların 'farklı' olana karşı duyduğu düşmanlıkla yüzleşmesini anlatıyor kitap. En azından şimdilik...
Kitabı okurken çok düşündüm. Geri dönüşümsüz şekilde görünmez olmak nasıl olurdu? Siz bile kendinizi göremiyorsunuz ve yaptığınız büyük keşif sonuçta size ucubelikle itham edilmekten başka hiçbir şey getirmiyor.
Sanırım böyle bir şey keşfedecek olsam, bütün araştırmalarımı yakıp hayatıma kaldığım yerden devam ederdim...Siz ne düşünüyorsunuz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














